Sermaye düzeni, aslında kimseye birey olarak davranmazken, insanlar üzerinde hep topluluksal ve toplumsal bağlamlarda etki ederken, bir yandan da, her birinin birey olduğu yanılsamasını yaratıyor. Aslında hiç bir koyun kendi bacağından asılmaz; koyunları sürüler halinde asarlar. Bu birey yanılsaması kendini en çok da psikoloji tartışmalarında gösteriyor. 3 örnekle bu yanılsamayı açıklayalım. İlk örneğimiz, Google’ın CEO’su Sundar Pichai’dan. Sosyal medyada çok paylaşılan metinlerden biri olan bu açıklamada Pichai nasıl olup da Google gibi bir şirketin başına geçebildiğini açıklıyor:

Hamamböceği Teorisi

Restoranın birinde bir gün aniden bir hamamböceği belirdi ve orada bulunan bir kadının üzerine çıktı.

Kadın korkudan çığlık atmaya başladı.

Paniklemiş yüzü ve titreyen sesiyle, can havliyle hamam böceğini üzerinden elleriyle atmaya çalışırken zıplamaya başladı.

Onun bu tepkisi bulaşıcı olmuştu, bulunduğu gruptaki diğer insanlar da paniklemişti.

Kadın sonunda hamam böceğini üzerinden atmayı başardı derken… başka bir kadının üzerine düştü hamam böceği.

Şimdi aynı şeyleri yaşamak için sıra gruptaki diğer bir kadındaydı.

Garson hemen imdatlarına koştu.

Bu nöbet değişiminde, bu sefer de hamam böceği garsonun üzerine düştü.

Garson dimdik durdu, kendini toparladı ve gömleğindeki hamamböceğinin davranışlarını gözlemledi.

Kendine yeterince güvendiğini hissettiğinde, hamam böceğini parmaklarıyla tutarak, restorandan dışarı attı.

Kahvemi yudumlayıp, curcunayı izlerken, beynimdeki anten birkaç fikir yakaladı ve merak etmeye başladı, kadınların bu tiyatral, abartılı hareketlerinden hamamböceği mi sorumluydu?

Eğer öyleyse, neden garson rahatsız olmadı?

Durumu mükemmele yakın bir şekilde, hiçbir kargaşa çıkarmadan halletti.

Buna neden olan hamamböceği değildi, hamamböceğinin sebep olduğu rahatsızlığı o kadınların giderebilecek kabiliyette olmamasıydı, onları bu denli rahatsız eden buydu.

Farkettim ki, babamın, karımın veya patronumun bağırması değildi beni rahatsız eden, bana bağırmalarıyla hissettiğim rahatsızlıkla başa çıkamamamdı.

Yoldaki trafik değildi beni rahatsız eden, trafik sıkışıklığıyla oluşan sıkıntılı durumu halledemeyecek olmamdı.

Hayatımdaki kargaşayı yaratan şey, problemin kendisinden çok benim ona verdiğim tepkiydi.

Hikayeden çıkarılan dersler:

Anladım ki, hayatta olaylara tepki vermemeliyim.

Onun yerine, olaylara cevap vermeliyim.

Kadınlar hamam böceğine tepki verirken, garson ise cevap verdi.

Tepkiler içgüdüsel olarak gösterilen şeylerken, cevaplar etraflıca düşünülerek oluşturulmuş şeylerdir.

HAYATI anlamanın güzel bir yolu.

MUTLU olan biri, hayatındaki her şey yolunda olduğu için mutlu değildir.

MUTLU olmasının sebebi, hayatındaki olaylara karşı tutumunun doğru olmasıdır.”

***

İlk olarak Pichai’ın ataerkil toplum çözümlemesinden bihaber olduğunu görüyoruz. Burada iki kadını öyle davranmaya iten, ‘kabiliyetsiz’ olmaları değil, ataerkil toplumun kadınlarla erkeklerden bekledikleri konusunda yaptığı ayrımcılıktır. Ataerki, kadınların erkeklere bağımlı olmasını özendirir. Garson ise (İngilizcesinde erkek olduğu belli, ama Türkçesinde öyle olmak zorunda değil), erkek rolüyle mi davranmıştır, yoksa garson rolüyle mi… Bu da ayrı bir tartışma konusudur. Sözgelimi, bir kadın garson da erkek garson gibi davranabilir miydi? Bu, olasılık dahilindedir; çünkü kadın-erkek rolleri, donmuş değildirler. Koşullara göre değişiklik gösterirler. Ayrıca, Pichai’ın bir lokantada hamam böceği çıkmasını sorun etmeyip insanların tepkisine odaklanması, tam da birey yanılsamasının başladığı yerdir. “Kim ne yaptı?” sorusuna vurgu, aslında ne olmakta olduğu sorusunu perdelemiş oluyor. Diğer bir deyişle, Pichai için lokantanın pisliği sorun değil, onun yerine her birimizin buna ne tepki vereceği…

Özellikle, şu ifadeler tam da psikolojikleştirme örneği:

Farkettim ki, babamın, karımın veya patronumun bağırması değildi beni rahatsız eden, bana bağırmalarıyla hissettiğim rahatsızlıkla başa çıkamamamdı.

Yoldaki trafik değildi beni rahatsız eden, trafik sıkışıklığıyla oluşan sıkıntılı durumu halledemeyecek olmamdı.

Hayatımdaki kargaşayı yaratan şey, problemin kendisinden çok benim ona verdiğim tepkiydi.”

Böyle bir anlayışla, çevremizde bir şeyleri değiştirme ve hayata muhalefet etme gibi seçeneklerin üstü çizilmiş oluyor, ki bu, açıkça ideolojik bir seçimdir. Patronum bana bağırdığında, bunu sineye mi çekmeliyim? Yoksa çalışma koşullarımın düzelmesi için mücadele mi etmeliyim? Ya da durum bir türlü düzelmiyorsa iş değiştirmem daha mantıklı olmaz mı? Babam ve eşim bana bağırıyorsa, bu durumu kabullenmeli miyim yoksa daha insancıl olabilecek iletişim yollarına dair bir arayışa mı girmeliyim? Belki de durum çok kötüyse evi terk etmeliyim.

Hayatta değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmeliyiz elbette, sözgelimi amansız ve kronik hatta ölümcül bir hastalığı; ama değiştirebileceğimiz şeyleri kabullenmek ideolojik bir tercihtir, ve tam da bu tercih, kapitalizme can suyu oluyor.

Edward Hopper

Aynı biçimde, suçlar çoğunlukla kişilikle açıklanır, böylece psikolojikleştirilir. Oysa suç, toplumsal süreçlerle yakından ilişkilidir. Zaten suç tanımı toplumsaldır; dahası kimin suçlu olacağı ya da sayılacağı toplumsal kurumların etkisi altındadır. Hepimiz aynı toplumda yaşarmış gibi görünürüz, ancak insan yaşamını bir anlatı olarak ele alırsak hepimiz kendi yaşamımızı aynı olay, kişi ve ortamlarla deneyimlemeyiz. Sözgelimi, travmatik bir olay (bir yakın kaybı) insanı suça itebilir. Anlatının ikinci öğesi olarak kişiler açısından bakarsak, özellikle ergenlik ve gençlik döneminde akranlar ve rol modelleri kişiye suça eğilimli bir nitelik kazandırabilir. Aynı biçimde, içinde bulunulan ortam, bireyi suça itebilir. Bu tartışma için güzel bir anlatıyı ‘Cinayet Anatomisi’ (American Violence) adlı film sunmaktadır.1 Filmde psikolog, saldırganlığın altındaki kişilik öncüllerini saptamak için bir idam mahkumunu dinler; fakat sonunda (burada özür dileyerek oyunbozan (spoiler) veriyoruz), mahkumun mağduriyet öykülerini dinledikten sonra, saldırganlığın kişilikle değil sistemle, özellikle de hukuk sistemiyle ilişkili olduğu sonucuna varır. Pir Sultan’ın dediği gibi, “bozuk düzende işleyen çark bulunmaz.” Hukuk düzeninin sağladığı koşullar, suçluyu topluma kazandırmayı değil suçu işlendikten sonra cezalandırmayı hedef almaktadır. Böylelikle, ceza sistemine bir kez giren bir daha çıkamaz. Filmdeki başkişi, çocukluk döneminde yaşadığı cinsel taciz cezasız kaldığı için şiddete yönelir ve şiddet şiddeti doğurarak kısa sürede onu idama götürür.

Bir diğer psikolojikleştirme örneği ise, bireylerin yoksul ve zengin olmasını çocuklukta nasıl programlandıklarına bağlayan bir araştırmacı.2 Birincisi, dipnotta yer verilen videodaki araştırmacı, bilinçaltı (subconscious) ile bilinçdışını (unconscious) karıştırıyor. Bu ikiliyi karıştırmasından zaten konunun uzmanı olmadığı ortaya çıkıyor. Bilinçaltı, erişilebilir bilgilerin depolandığı yerdir. Örneğin “bu sabah kahvaltıda ne yedin?” Bu, biri sorana kadar aklımızda değildir, çünkü ihtiyaç duyduğumuz bir bilgi değildir. Ama ulaşmak istediğimizde ulaşabiliriz. Bu, bilinçaltıdır. Bilinçdışı ise, özel yöntemler dışında erişilemez bir niteliktedir. Bilinçdışına rüyalarla, hipnozla, serbest çağrışımla, mürekkep testleriyle ulaşabiliriz ancak.

Bunun dışında, bu bakışta şu sorunlar var: Bu, bir klasik Amerikancı psikoloji örneği. Toplumdaki adaletsizlikler bireye yıkılıyor; bunlar bireysel sorunmuş gibi gösteriliyor. İletisi şu: “Yoksul doğmuşsan, yoksul devam ediyorsan, bu, sendeki bireysel özelliklerden, programdan vb. kaynaklanıyor.” Oysa bu, gerçekte sermaye düzeninden kaynaklanır. Sermaye düzeni asla herkesi zengin eden bir düzen değildir; tersine, bir azınlığın çoğunluğu sömürmesine dayanır. Dolayısıyla yoksulluğun sorumlusu 7 yaşımız değildir. Sistemik bir sorunun bireysel bir sorunmuş gibi görülmesi ya da gösterilmesinin elbette ideolojik işlevi var. Böylece olası bir değişimin yalnızca bireysel düzlemde olabileceği varsayılıyor (örneğin iş değiştirme),3 oysa çözümler, toplum ölçeğindeki değişimlerde…

Bireysel sandığımız ya da sanmamız istenen sorunlarımızın toplumsal ve tarihsel kökenlerine ilişkin araştırma sayısı, diğer anaakım çalışmalara oranlarsak çok az. Bu az sayıdaki örnekten biriyle yazımızı noktalayalım: Kaygı bozukluklarının kaynağının tarım toplumuna geçiş olduğu ileri sürülüyor;4 çünkü birikim mantığı o zaman başlıyor. Tarım devrimi öncesinde atalarımız, yerleşik olmayan avcı-toplayıcı yaşamlarında günlük olarak yiyecekleri kadar avlıyor ve topluyor, fazlasını biriktirmiyorlardı. Yerleşik yaşama geçilince, geçinme noktasında olasılıklar ve tehditler arttı. Artık temel beslenme aracı, tarımdı; tarlanın bu yıl iyi ürün vermemesi için çokça neden olabiliyordu; hatta iyi ürün verse bile, yiyecekler toplandıktan sonra çeşitli doğal nedenlerle zarar görebilirdi, hatta çalınabilirdi. Bu da kaygıya yol açıyordu. Ta o dönemde yerleşmeye başlayan biriktirme alışkanlığı ve ona eşlik eden “ya yetmezse” ve “ya zarar görürse ya da çalınırsa” vb. düşünceler, sermaye düzeninde doruğuna varıyor ve kaygıları büyütüp çeşitlendiriyor.

Bu örneklere ilişkin tartışmamızın gösterdiği üzere, oldukça bireysel görünen kaygı olgusu bile sistemik nitelikte. Sıkıntılı dönemler geçirdiğimizde yaşadıklarımızın bize özgü olmadığı, bunun yerine sistemik olduğu düşünüldüğünde, bunun rahatlatıcı etkileri olacaktır. Çünkü o zaman, benzer sıkıntılar yaşayanlarla dayanışmanın da ruh sağlığının olmazsa olmaz sacayaklarından biri olduğu, bir kez daha ortaya çıkacaktır…

1 Şiddet ve cinsellik sahneleri nedeniyle 18+ bir filmdir. Şuradan izlenebilir:

https://youtu.be/9P4gWFqYHPU

Elbette her suç toplumsal koşullarla açıklanamaz. Toplumsal koşullarla açıklandığı durumda bile, bu, cezasız kalması gerektiği anlamına gelmez. Ancak, aslolan, suç ve cezanın ötekisine geçip hem suçu hem de cezayı doğuran toplumsal koşullara odaklanmaktadır.

2 Dr. Bruce Lipton Explains How We Are Programmed At Birth. https://youtu.be/7TivZYFlbX8

3 Bkz. Why You Should Quit Your Job! https://www.youtube.com/watch?v=ODOrUFgPLpA

Bu bireyci bakışa bir örnek de, Japonya’da intiharların toplumsal nedenlerine odaklanmak yerine, intiharların sık görüldüğü bir yer olduğu için adı ‘İntihar Ormanı’na çıkan ormanlık bölgede, intiharları önlemek üzere müzik çalınması. Elbette hiç bir yararı olmuyor. Bkz. Japonya’nın İntihar Ormanında Yaşam için Müzik. https://tr.euronews.com/2018/12/24/japonya-nin-intihar-ormaninda-yasam-icin-muzik

TEILEN
Önceki İçerikDOĞU KAPISINI ARALARKEN
Sonraki İçerikUcuz Roman- Pulp Fiction: Poetik Bir Yaklaşım
Ulaş Başar Gezgin
1978’de İstanbul’da doğdu. Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 15 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 13 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi ve gazete yazısı vardır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü ve deneme türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri Türkçe’ye kazandırmaktadır.