Post-modernizm, neo-liberal ekonomik modelle birlikte, bilim dünyasında da büyük bir tahribat yaptı. Bilim, sanki eleştirel başka bir yol yokmuş gibi pozitivizmle ve ilerlemecilikle eşdeğer sayıldı ve bunlar gözden düştüğüne göre bilim de gözden düşürülmüş oluyordu. Artık bilimler yerine araştırmalar gözdeydi. Madem ki bilimdeki kesinlik ve nesnellik iddiaları rafa kaldırılıyordu, o zaman daha yumuşak olan ‘araştırma’ sözü yeğlenecekti. Buna göre, toplumun da kültürün de birer bilimi olamazdı; ancak araştırmaları olabilirdi.

Bilim Değil Araştırma mı/Çalışma mı?

Bu yaklaşım, bilim ile bilimdışı ayrımı hâlâ oldukça önemli ve geçerli olduğu için, tümüyle yanlış. ‘Bilim’ yerine ‘araştırma’ ya da ‘çalışma’ dediğimizde, bir konuya bilimsel olmayan yollarla bakanları, batıl inançları vb. dışarıda bırakmamış oluyoruz. Batıl inançlar, bilimin yöntemi olamaz, ancak konusu, araştırma nesnesi olabilir. İlerlemecilik ise, tarihe iliştirilmek zorunda değildir. Bilim tarihi de toplumsal tarih de, ilerilik-gerilik ekseninde hâlâ yorumlanabilir niteliktedir: Örneğin, hak ve özgürlüklerde ilerlemelerden ve gerilemelerden ve ilerlemelere karşı çıkan gericiler ile bu ilerlemelerin önünü açmaya çalışan ilericilerden söz edebiliriz. Diğer bir deyişle, yıllar geçtikçe her zaman daha da ileriye gitmiyoruz; birçok alanda ilerlemeler ve gerilemeler olabiliyor. Geçen zamanla gerçekleşen gelişmeler arasında doğrudan bir ilişki yok.

Bilim, gerçekte, kesin olmak zorunda değil; bu, bilimselliğin ölçütlerinden yalnızca biridir ve her zaman her bilimsel öğe, tüm bilimsel ölçütleri karşılamak zorunda değildir. Konuyu daha çok bir küme kavrasallaştırmasıyla değerlendirmek daha doğru olacaktır. Buna bir örnek olarak gelecekbilimi verebiliriz: Son zamanlarda, “geleceğin bilimi olmaz; çünkü geleceği bilemeyiz; bu nedenle, bu alanın doğru adı ‘gelecek çalışmaları’ olmalıdır” biçimindeki görüş yaygınlaşıyor. Oysa, geleceğe ilişkin akıl yürütmenin birtakım bilimsel yöntemleri bulunuyor. Gelecekbilimciler, “kafadan atmıyor”lar; akıllarına estiği gibi yorum da yapmıyorlar. Ellerinde, senaryo planlama gibi yöntemler var. Bu yöntemler, olası gelecekler üstüne bilimsel fikirler geliştirmemizi sağlıyor. Bu nedenle, ‘gelecekbilim’deki ‘bilim’ sözcüğünün yerli yerinde kalması daha doğru olacaktır. Gelecekbilimin fizikle birçok benzemezliğinin bulunması onun bilim sayılmasına engel değildir. Kümesel bakıştan kastımız budur. Fiziğin özellikleri, bir bilgi alanının bilim sayılıp sayılamayacağına ilişkin bir başölçü olmak zorunda değil.

Toplum Mühendisliğinin Yapılmadığı Tek Bir Toplum Bile Yoktur

Toplum mühendisliği eleştirisi de aynı biçimde ilk bakışta doğru gibi görünür; ancak, kapitalizmin kendisinin zaten toplum mühendisliği olduğu unutulur: Şirketler, toplumu derinden etkileyecek kararlarında asla şeffaf ve hesap verir bir konumda olmazlar; kamusal yarar da gütmezler. Sözgelimi, pazarda hangi ürünlerin kaça bulunacağı bize sorulmaz; kentin silüetinin yeni çirkinliklerle ne hâle getirileceğinde de yurttaşlar söz sahibi değildir. Bu yıl kimlerin ne kadar sömürüleceği, çevrenin ne ölçüde kirletileceği vb. hiç mi hiç sorulmaz. Oysa birçok büyük şirketin bütçesi, kimi küçük devletlerinkinden bile daha büyüktür. Böyle bir sermaye sahibi olan kurumlar, toplum mühendisliğinin en ‘ileri’ örneklerini sergilemektedirler. Dolayısıyla, toplum mühendisliğinin devletlere özgüymüş gibi gösterilmeleri doğru değil. Devlet ekseninde bakarsak, bakanlıklar ve bakanlar kurulunun kendisi, ‘liberal demokrasi’ görünümlü olanlar da dahil olmak üzere bütün rejimlerde toplum mühendisliği yaparlar. Örneğin, okullarda neyin okutulup okutulmayacağını belirlerler. Gerçekte, toplumun var olup da toplum mühendisliğinin yapılmadığı bir toplum yoktur. Bu, ancak el değmemiş ormanlarda özerk bir biçimde yaşayan ilkel topluluklar ve benzerleri için geçersiz olabilir; ama onlar zaten tanım gereği, toplum değil topluluklardır.(*)

Bilim, Pozitivizmle Eşanlamlı Değildir

Post-modern tahribat, batıl inançlarla el ele verip “bilim herşeyi açıklayamıyor” demekten hoşlanır. Oysa doğrusu, “pozitivist bilim herşeyi açıklayamıyor” olacaktır; çünkü bilim son yıllarda genişleyip her tür konuyu kapsama alanına alır duruma gelmiştir. ‘Ruhsal’ dünyalarımız için binbir çeşit psikoloji akımı ve ilişkili terapi modeli bulunuyor. Daha önce hiç dikkate alınmayan ‘astroloji’, artık gökbilim ekseninde olmasa da toplumsal bilimler üzerinden bir araştırma konusu niteliği kazanmış durumda. ‘İlahiyat’ adıyla bir araştırma alanının (hatta fakültenin ve üniversitenin) varlığı bile, bilimin ne kadar kapsayıcı olduğunu, “açıklanamaz” denilen olguları da kapsadığını gösteriyor. Dinsel konulara bile bilimsel açıdan yaklaşılması bekleniyor. Yazanla (ayet ya da sure) yorum (tefsir) ve aktarılanla (hadis) uydurulan (rivayet) ayrımı yapılıyor.

İddia edilenin tersine, bugün antropoloji, halk bilgeliğini, tıp ise geleneksel tıbbın ileri öğelerini dışlamıyor; bunlar artık bilimin bir parçası olmuş durumdadır. Ama bu bilimi itibarsızlaştırma çabası, aynı zamanda, insan sağlığı üstünde olumlu etkileri olmayan kimi geleneksel batıl inançlı uygulamaları da bilime dahil etmeye çalışmaktadır. Halk kültüründe yeri olan ileri teknikler zaten üniversitelerde kabul görüyor; fakat buradan batıl inançlara dayalı uygulamaları da bilimle eşit saymamız gerektiği çıkarsanamaz. Örneğin, ginsengin sağlığa faydaları bulgulanmış değil; ancak geleneksel tıpta kullanımda olan lingji mantarı, artık eczanelerde de diğer ilaçlarla eşit statüde satışa çıkarılıyor.

Çoğulcu, eleştirel ve özeleştirel bir bilim gerekli ve olanaklıdır. Pozitivizmin eleştirisi bilimi dönüştürmekte kullanışlıdır. Sonuçta bilim, dogmalarla değil eleştirerek geliştirme etkinliğiyle yoluna devam eder. Anaakım bilim, devlet ve kapitalizmle olan ilişkisi bağlamında tartışmaya açılmalıdır; ancak bu durum, onun tümüyle reddi anlamına gelmemektedir.

Küresel Batı Dışına Gelenekleri Diriltme Projesini Dayatmanın Zararları

‘Bilimin tahakkümü’ne karşı çıkmak adına, düşük ve orta gelirli ülkelerin bilimdışı ve öncesi geleneklere hapsedilmesi ve batıl inançların diriltilmesi, sanıldığının tersine, insanlığı özgürleştireceğine, dünya ölçeğindeki eşitsiz gelişim dinamiğini daha da güçlendirecektir. Bu ülkelerin daha az değil, daha çok bilime gereksinmeleri var.

Bu yaklaşım, “‘Batı kültürünün başka ülkelere empoze edilmesi’ni eleştireyim” diyerek eski sömürgeleri karanlığa mahkum etmektedir. Ayrıca, marksist kavramlara yer vermemek için, sömürgecilik gibi kavramlar özellikle kullanılmamakta; terimler cımbızla, dolaylı, imalı bir biçimde seçilip kullanılmaktadır. Böylelikle bilgi sömürgeciliğini ‘sömürgecilik’ demeden tartışan ya da tartışmaya çalışan belirsiz bir söylem ortaya çıkmaktadır. Sömürgecilik ile bilim, sanki birbirlerinden ayrılamazlarmış gibi bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Bilimin geçmişteki sömürgeci suç ortaklığı ise, dine, özellikle de Hıristiyanlığa göre daha da ön plana çıkarılmakta ve sanki bugün bilim, geçmişiyle hesaplaşmamış da günümüzdeki birçok kötülükten sorumluymuş gibi yanlış bir izlenim uyandırılmaktadır.

Üstelik, bu tezleri ileri sürenler, konuya hâlâ küresel Batı’dan Batılı bir bakışla yaklaşmaktadır. Bu görüşler, (eski) sömürülenlerin bakış açısından bakmak yerine, (eski) sömürenlerin günah çıkarmasına ve bu yöndeki itirafçılığına yaslanmaktadır. Oysa, (eski) sömürülenlerin açısından bakıldığında daha farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır: Sözgelimi, Çin için, bilimsel-teknolojik gelişim yerine ve bunun alternatifi olarak batıl inançların diriltilip yükseltilmesi, ülkenin çöküşüne giden yolun taşlarını (iyi niyetle ya da kötü niyetle) döşemek anlamına gelecektir. Bu gelenekleri diriltme önerisi, Çin’i 19. ve 20. yüzyılda defalarca işgale, yenilgiye, sömürgeleşmeye, adil olmayan anlaşmalara vb sürüklemiştir. Dolayısıyla, bu tür diriltmeci yaklaşımların Doğu Asya gibi bir bölgede pek bir alıcısı olmayacaktır.

Bu yaklaşımın siyasal sonucunu ise, Hindistan’da Hindu milliyetçisi partinin icraatlarında görüyoruz. Orada bilim, Hindu kutsal kitaplarıyla temellendirilmeye çalışılmaktadır. Seçimi kaybeden diğer yarı, gelenekleri diriltme önerisinin bedelini ağır bir biçimde ödemektedir. En büyük zararı da, ataerkil düzen altında korkunç baskı ve cinayetlere uğrayan Hindu ve Müslüman kadınlar görmektedir. Özellikle kadınlar için bilim bir can simididir. Kaldı ki gelenekler de türdeş değildirler. Örneğin, hangi onyılın/yüzyılın, sarayın mı halkın mı, hangi bölgelerin, hangi yörelerin, hangi dinsel/inançsal yaygınlık döneminin vb diriltileceği sorusunun da kolay bir yanıtı bulunmamaktadır. Padişahlar arasında Osmanlı’yı yükselten mi çökerten mi örnek alınacak, bu konuda bile bir oydaşma söz konusu değil.

Uzmanlar Hata Yapar mı?

Uzmanlar elbette hata yapabilirler. İnsan zihni kısıtlıdır. Ancak bunun çözümü, bilimsel temeli olmayan kesimlerin bilimsel konularda karar verme hakkı kazanması değildir. Bilim kökenli olmayan yandaşların yönetiminde bilim ileriye gidemez. Yandaşların ileri götüremeyeceği sabit olan bilimi sandığa bağlamak onun iyice gerilemesine neden olacaktır. Felsefesiz, tartışmasız, eleştirisiz, yorumsuz bilim olmaz; ama bilime ilişkin kararlar tavla masalarında ya da rahlelerde alınamaz.

Bilim konusunda, halk-uzman kopukluğu eleştirisi büyük oranda yanlıştır; çünkü günümüzde bilim insanı olmak yıllarca çok yoğun çalışmayı gerektirmektedir. Halk için bilim ve yurttaş bilimi gibi akımlar önemli ve değerlidir, fakat bunların halk-uzman uçurumunu tümüyle kapatması beklenmemelidir. Herkes siyasetçi olabilir, ama bilim insanı olamaz. Bilim elbette denetleniyor olmalıdır; ama onu denetleyenlerin en az bilim insanları kadar eğitimli ve bilinçli olması gerekir. Özellikle hukukçulara büyük görevler düşmektedir. Bilimsel etkinliklerin topluma verebileceği zararların öngörülüp önlenmesi gereklidir. Bir doktor yanlış reçete yazabilir; bunun çözüm yeri sandık değil hukuk olmalıdır. Reçete oylanamaz; ama hukuksal açıdan değerlendirilebilir. Batıl inançların verdiği zararlar çok daha fazladır ve bunların çözüm yeri de hukuktadır. Üfürükçülükten dolandırıcılığa, akla sayısız örnek gelmektedir.

Bilimde tek bir çözüm olmaması olumsuz değil, olumlu bir durumdur. Bilim, eskiden dışarıda bıraktığı çeşitliliği kendi bünyesine katmıştır. 3 farklı doktorun farklı çareler önermesi, ancak bilimden pozitivizmi anlayanlar için şaşırtıcı gelebilir. Bilim hızla ilerlemektedir; bulgular yanında farklı yorumlar da söz konusudur. Herkesin ortak fikirde olduğu durumlar olduğu kadar farklı fikirde olduğu örnekler de vardır. Hayat, bilimi itibarsızlaştırma peşinde olanların sandığından çok daha karmaşıktır. Örneğin, uzun ama sancılı yaşamak ile sağlıklı ama kısa yaşamak gibi bir ikilem, farklı çözümleri getirecektir. Hayat kolay tanımlı basit sorunlardan ve onlar için basit çözümlerden oluşmaz; o, yalnızca matematik ve bilgisayar ders kitaplarında olur. Bilim, gerçekçi olacaksa, ki olması bir zorunluluktur, ondan bilgisayar alanlarındaki gibi tanımlı, tek yolla tek çözüme giden bir düşünce silsilesi beklenemez.

Bilim mi Devletten Ayrılmalı, Devlet ve Kapitalizm mi Bilimden?

Post-modern tahribatın belli başlı sözcülerinden biri olarak Paul Feyerabend’i görüyoruz. Ona göre, laiklikle birlikte dinin devletten ayrılması gibi, bilimin de devletten ayrılması gereklidir (bkz. ‘Bilim Kilisesi / Özgür Bir Toplumda Bilim’ kitabı). Ona göre, veliler nasıl çocuklarının din eğitimi alıp almaması konusunda [başka ülkelerde] seçme özgürlüğüne sahiptir; bilim eğitimi alıp almama özgürlüğüne de sahip olmalıdır. Oysa düzenlenmesi gereken, bilimin devlet üstündeki etkisi değil, devletin ve kapitalizmin bilim üzerindeki etkisidir. Yapay zeka programları gibi örneklerde, bu çifte etkinin tehlikelerini açıkça görebiliyoruz. İnsanlık ve kamu çıkarı ile devlet ve şirket çıkarlarının çatışmaması olanaksızdır. Feyerabend gibi düşünürler, bunu gözden kaçırmakla kalmıyor, aynı zamanda bilim ile bilim felsefesini birbirine karıştırıyorlar. Belli bir bilim felsefesini eleştirerek bilimin tümünü değersizleştirdiklerini sanıyorlar. Zincirleme yanlış çıkarımlar sonucu, bilimi modern zamanların dini olarak sunuyorlar. Oysa bu şematik karşılaştırma, en başından geçersiz olmaktadır. Bilimdeki sürekli gelişme çabası, dindeki eskiyi koruma çabasıyla çelişki içindedir.

Bilimin İtibarsızlaştırılması: “Koyun Bile Güdemiyorsun, Bari Bakkal Dükkanı Açsaydın”

Post-modern tahribatın uygulamadaki karşılığı, bilim insanlarının bilim insanı olmayan liyakatsız yandaşlarca yönetilmesi, bilime ayrılan bütçe ve kadronun azaltılması, belli tür konuların desteklenirken ve ödüllendirilirken, diğerlerinin desteksiz ve ödülsüz bırakılması vb. biçiminde kendini göstermektedir. Postmodern bir bakışla, bilim ve bilimdışı arasındaki ayrım muğlaksa, bilim insanlarının liyakatsız insanlarca yönetilmesi elbette şaşırtmıyor. Bilim insanı olmak, toplumda iyice değersizleştiriliyor. Emeğe saygı tümüyle ortadan kalkıyor. “Okuyunca zaten ne oluyor” deniyor; “bakkal dükkanı açsan daha çok kazanırdın”; ama bunu diyen aynı kişiler “gavur yapıyor abi” deyip bilime değer verdiği için yükselişte olan ülkelere hayranlık duyuyor. Profesörler ne de olsa “koyun bile güdemiyor”. Bilimin bir tür ortaçağını yaşıyoruz.

Bilimin Sorunlarının Köklerini Kapitalizmde ve Sosyolojide Aramak

Öte yandan, buradaki bilim savunusu, düz mantık, anaakım bilimin kendi içindeki sorunlarını görmezden gelir nitelikte değildir. Bilimin sermaye düzenindeki yapılanmasında, neo-liberal üniversite modeli, bilimsel görüntülü ticari yayıncılık, bilimcinin bağımsızlığını engelleyen, onu bunalıma sürükleyen çeşitli baskılar vd söz konusudur. Fakat sorunları olan herşeyi çöpe atsaydık, demokrasiden başlayarak hemen hemen herşeyi gözden çıkarıyor olmalıydık. Sermaye düzeninin bilime yansıttığı sorunların çözümü, bilimin üstünü çizmek değil, sorunların kökenindeki kapitalizmin üstüne gitmekte aranmalıdır.

Bilimin sosyolojik boyutunu elbette gözden kaçırmıyor olmalıyız. Ama bu, her yöntemin kabul edilebilir olduğu gibi bir sonucu doğurmaz. Bu yaklaşımlar, “dünya düzdür” diyenleri bilimsel bakışla eşitlermiş gibi konumlandırıyor. Oysa bilim, yukarıda belirttiğimiz gibi, demokrasi değildir; oylamayla belirlenemez. Aynı biçimde bilim etiği ile insan hakları gibi evrensel ilkelerin iç içe geçmesi gerekli ve zorunludur. Bu açıdan, birçok örnekte, pozitivizmdeki değer-olgu (öznellik-nesnellik) ayrımı geçersizleşir. Örneğin, Nazi bilim insanları, teknik olarak birçok ilerlemeye imza atmışlardır; ancak bilim etiğini ve insan haklarını ihlal etmişlerdir; onları bugün iyi anmıyoruz. Bilimin etik doğrultusu, ancak bilgili ve bilinçli yurttaşların (her seçmenin değil) oluşturacağı baskı gruplarıyla güvence altına alınacaktır. Kâr amacı ve devlet çıkarı gütmeyen, aşağıdan yukarıya örgütlü yurttaş bilimi girişimleri olmazsa olmaz. Başka bir bilim gerekli ve mümkün…

Sonuç: Anaakım Bilimden Eleştirel Bilime Doğru

Bilim, dogma değil; değişir; beyazların, erkeklerin, zenginlerin, seçkinlerin vb. ayrıcalıklı alanı olmak zorunda da değil… Eğitim sisteminin “düzene uygun kafalar nasıl yetiştirilir?” sorusuna dayanması, başka tür bir eğitimin olanaksız olduğunu da göstermiyor. Sorunlar, bilimin ve eğitimin doğasında değil, onun toplumdaki kurulum biçimindedir.(**)

Genel olarak bilim değil, devletlerin ve şirketlerin elindeki bilim, yurttaşı tutsak eder. Çözüm, batıl inançlarda değil, bilime ilişkin yurttaş örgütlerinin güçlendirilmesidir. Yurttaşları bilimsel etkinliğe yönelten yurttaş bilimi gibi uygulamalar, bu yönde atılmış olumlu adımlardır.

Aynı biçimde, bilimi devletler ve şirketlerin güdümünde ‘anaakım bilim’ ve insanlık ve kamu yanlısı ‘eleştirel bilim’ diye ayırmanın yeri ve zamanıdır. Bilim, her zaman bu ayrım üzerinden eleştiri-özeleştiri ekseninde kendini geliştirme gücüne sahiptir.

Dipnotlar:

(*) Burada neden ‘bağımsız’ değil de ‘özerk’ dedik? Çünkü ‘uygar’ insanla karşılaşmamış ilkel topluluklar bile, o insanların gezegene verdiği zararlar nedeniyle, insanlıktan çevresel olumsuzluklar üzerinden etkilenmektedir. Henüz ortalarda görünmeyen insanlar, bu toplulukların da ekolojisini bozmaktadır. Bitki ve hayvan davranışları, bu piyasanın/insanlığın ‘görünmez eli’nden korkunç bir biçimde etkilenmektedir.

(**) Şunu da belirtelim: Feyerabend, 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra marksist arkadaşlarından marksizm öğrenmiştir; kitabında marksizmi eleştirir ve geçersiz sayar. Ancak, bunu Bakunin’e yüzeysel bir göndermeyle yapar (Bilim Kilisesi, 1991, Pınar, s.186). Bu, zamansal bir tutarsızlıktır çünkü Bakunin (1814-1876) bir 19. yüzyıl düşünürüdür. Eleştirisinin ise, merkeziyetçi bir dogmatik marksizme yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Oysa bu tartışmaların üstünden onyıllar geçti; eleştirileri güncel olmaktan uzak.

TEILEN
Önceki İçerikYüzyıllık Yalnızlık: Üçüncü Dünyadan Bir Epik
Sonraki İçerikANI (Şiir)
Ulaş Başar Gezgin
1978’de İstanbul’da doğdu. Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 15 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 13 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi ve gazete yazısı vardır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü ve deneme türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri Türkçe’ye kazandırmaktadır.