Yağma Sofrası

Bu sofracık, efendiler –ki bekler yutulmayı

Huzurunuzda titriyor –şu ulusun hayatıdır

Ulusun ki acılı, ulusun ki eşiğinde ölümün!

Ama sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız besbelli yüzünüzden;

Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?

Şu doyumcu sofra, bakın gelişinizle övünçlü!

Hakkıdır kutsal savaşınızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin, efendiler yiyin; bu iç şenliği sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin…

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say:

Soy sop, şeref, gösteriş, oyun, düğün, konak, saray,

Tüm sizindir efendiler, konak, saray, gelin, alay;

Tüm sizindir, tüm sizindir, hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün sindirimi biraz ağır olsa da yok zarar,

Görkemli yüceliği, öç alıcı sevinci var,

Bu sofra gönül almanızdan böyle ısınır ve ışıldar.

Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını,

Varlığını, hayatını, umudunu, hayalini,

Tüm olanca rahatını, olanca gönül balını,

Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini…

Yiyin, efendiler yiyin; bu doyumsuz sofra sizin,

Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!

Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak!

Bugünkü mideler sağlam, bugünkü çorbalar sıcak;

Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin, efendiler yiyin; bu cümbüşlü sofra sizin;

Doyuncaya,tıksırıncaya,çatlayıncaya kadar yiyin!

                                                                       Tevfik Fikret.

    Zaniyeler, Balkan Savaşı sürgünü Fitnat karakterinin kişisel tanıklığında Balkanlardan önce İstanbul’a sonra Konya Meram’a uzanan bir kadının 1. Dünya savaşı yıllarına tanıklığı.

            Gerçek mesleği gazetecilik olan yazar Selahattin Enis, yapıtında natüralist ekolün izinden yürüyerek Zolavari bir tutumla İstanbul’un savaş zengini asalaklarını anlatır.

            Firnat’ın Konya Meram’da başlayan öyküsü, onun ait olduğu modernist değerlerle yani aslında yaşam kültürüne özgü yeme, içme, eğlenme pratikleriyle Konya kırsalındaki tutuculukla çatışmasını kaçınılmaz kılar. Tek eğlenceleri Kör biri olan Hafız Mükerrem’in içli gazellerini dinlemek olan Konya Meramlılar, Fitnat’ın rakı içmesini ve salıncakta kolan vurması dışlanmasına sebep olur. Romanın ilk dramatik çatışmasını sembolize eden bu durum, tutucu kasaba kültürüyle modernist kültürel pratiklerin çatışmasıyla anlamını bulur. Fitnat’ı bir kasaba eşrafı olan Hasan Rıfat efendiyle evlenmeye iten şey sınıf düşmüş bir aristokratın, evlilik yoluyla yeniden sınıf atlaması arzusudur. Fitnat ile Hasan Rıfat arasındaki evlilik, Hasan Rıfat’ın görgüsüz tutumuyla Fitnat’ta içsel bir tepkiye dönüşür. Bu durum romanda Fitnat karakteri tarafından şöyle dile getirilir.

            “Altın renginde gülüp sırıtmak bir servet belirtisi değil mi ? Dişleri tüm altınla kaplatmak ve baştan başa altın kaplanmış dişlerle ağzımızın içine bir kuyumcu dükkanı manzarası vermek için zengin olmalı, ancak zengin olmalıdır. Hangi parasız adam bunu yapabilir ? Hangi parasız cüretkar zarafetin böylesi bir şaheserini vücuda getirebilir ?”

            Fitnat, kendisine aşık olan ancak bu aşkı bir türlü açıklayamayan Sezai adlı karakterin intihar emesinin de etkisiyle artan düzeyde dışlanma-dedikodulara maruz kalır. Sezai’nin ölümünden sorumlu tutulmanın ve geleneksel tutucu baskı Fitnat’ı arayışa sürükler. Böylece Fitnat İstanbul’a ailesinin yanına göç etmek zorunda kalır. Fitnat’ın geride bıraktığı kasaba hayatını gerçekçi çizgilerle veren Selahattin Enis servetin ve politik gücün biriktiği, dünya savaşına giden yolda çeşitli iktidar çatışmalarının artarak yaşandığı dönemin İstanbul’unu Fitnat’ın sözlerinde şöyle tarif eder:

            Ayrıldığım İstanbul’la şimdi bulunduğum İstanbul birbirinden tamamen farklı.. Savaş, İstanbul’u sanki bir askeri şehir haline getirmiş. Sokaklara askerlerle dolu.. Caddelerde haki renkli kalabalık arasında yer yer Alman Helm’lerine ve Avusturya kasketlerine rastlanıyor. Herkes tutkun.. Halkın ruh hali fazla afyon içmiş bir adamın ruh halinden farklı değil..

Teyzesi Münevver ile muhtelif balolara katılmaya başlayan Fitnat, güzelliğine yapılan övgülerin tesiriyle giderek baloların, eğlentilerin müdavimi olmaya başlar.

Savaşın kışkırttığı milliyetçilik ve manevi duyguların sömürüsü had safhada devam ederken, ortaya serdiği tip ve karakterlerle Selahaddin Enis, bu sömürünün aracı kurum ve kişilerini gösterir. Sömürgenler kurdukları Türk Kadını İçin Aydınlık Derneği’nde Türklüğe ve Türk kadınına ait hararetli ve konuşmalarından sonra aynı derneğin kapısı önünde kendisini bekleyen Alman karargahına ait bir otomobille dıştan arkadaşı gerçekte düşmanı olan bir Alman kurmay heyetinin, Von Volf’ün apartmanındaki içki ve aşk meclisine girmesine asla engel değildir… Hatta Von Volf’ün içki ve aşk meclisine devam ettiği içindir ki Jale Türkan hanım uygar ve çağdaş Türk kızı sırasına girmiştir.

            Selahattin Enis, 1908 devriminin özellikle 1911 sonrasında hızla yozlaşmasıyla ortaya çıkan İttihat Terakki despotizmini, Müceyyip Paşa karakterinde tipler.

“Müceyyip Paşa bu akımların temeli ve merkezi olan bir kişidir. Hürriyetin ilanında küçücük rütbeli bir subaydı. Selanik’te parlayan güneşin ışığı, iyi bir toprağa atılmış tohum halinde bu ufak rütbeli subayda olağanüstü bir büyüme yeteneği vardı. Ve o zamanın Müceyyip Bey’i birden yükselerek bugün gördüğümüz anlı şanlı görkemli Müceyyip Paşa hazretleri oluverdi. Gerçi bu mevkiye çıkmak için paşa yalnız zekâsına dayanmadı. Çevresi de kendisine yardımcı oldu. Paşa gençlerin koruyucusu göründü, hürriyetin bekçisi rolünü oynadı. Fakat bunların ikisinde de asla samimi değildi. Paşa hürriyetin bekçisi görünmesine rağmen hürriyet adına günahkar ve günahsız birçok insanı ipe yolladı ve açılan ağızları sürgünle kapattı. Bunda asla tereddüt göstermedi. Ve ne kadar tuhaftır ki Paşa, bütün bunları aşık olduğu hürriyet adına daima hürriyet adına yaptı. O kadar ki bir gün bizzat hürriyetin bile boynuna kement ve bileklerine zincir geçirerek zindana attı.”

     Selahattin Enis İttihat Terakki’nin aydın kadrosunu tiplediği Fikri Necati Bey’i yapıtın en ironik dilli karakteri İclal’in dilinden şöyle betimler: Fikri Necati denilen bu çocuk, büyük bir milliyetçi, yüksek bir vatanperverdir. Yalnız ne tuhaftı ki, yüksek bir milliyetçi olmasına rağmen karısı Rum’dur. Ve büyük bir vatansever olmasına rağmen, memleketin kan ağladığı bu günlerde Pire’de ve Berlin’de oturmayı tercih etmektedir. Fikri Necati Bey, Alman İmparatoru kadar Türk, Yunan Kralı kadar İstanbulludur.

     Selahattin Enis, savaş öncesi herhangi bir kişinin İttihat Terakki askeri dikta rejiminde nasıl bir anda mevki ve makam sahibi bir sömürgene dönüştüğünü Kerami bey karakteri üzerinden okuyucusuna aktarır.

     Enis, gücü eline geçiren herhangi bir İttihat Terakki mensubunun bu yolla İstanbul halkının en temel ihtiyaçlarını sömürerek nasıl zenginleştiğini şu roman cümleleriyle okuruna anlatır:

    “Onun ticaretle uğraşması, vatana olan bağlılığının güçlü bir kanıtı sayılmalıdır. O ticarete girdikten sonradır ki fakir halk çok şükür şekeri 350 kuruşa yiyebildi ve etin okkasına 200 kuruş verebildi.”

     Zaniyeler’e damgasını vuran İclal karakterinin türedi zenginlerin lüks, şatafat ve debdebenin bedelini dünya savaşı devam ederken yoksullaşarak ödeyen, binlerce evladını cephelerde yitiren halka karşın, bu yaşananların dışında, tamamen kendi zevkini ve çıkarını düşünen; hedonizmin tutsağı haline gelmiş ve bütünüyle yabancılaşmış Münevver karakterini şu kelimelerle analiz eder:

     “Teyzeniz, teyzeniz Münevver hanım, yahut herkesin söylediği gibi söyleyeyim, Münevver Hanımefendi, yalnız kendi keyfini düşünen, yalnız kendi kahkahalarının devamlı olmasından başka uzak ve yakın hiçbir endişesi olmayan bu kadındır. Bundan dolayıdır ki çevresinde olup biten şeyleri derinleştirmeye gerek duymayıp dış yüzünü seyretmekle yetinir. Zaten mutlu olmamak için biraz da derine gitmemek gerekmez mi ?”

     Savaş ve eşitsizliğin yarattığı cehennem, roamnda yansıdığı biçimiyle kadın karakterlerin  hemen tamamını metresliğe, sinizme ve uyuşturucu bağımlılığına sürükler.

     Zaniyeler’de Canan, yoksulluğun viraneleğinden kurtarılıp, temizlenip, bakımı yaptırılıp zenginlere sunulan kadınları tipler. Önce Sabit Bey’in nişanlısı olarak tanıtılan Canan, kısa sürede içine girdiği zenginlerin biçimini alarak yozlaşır. Önce Sabit’in nişanlısı olan Canan, birkaç ay sonra Doktor Sunusi’nin yatağında basılır. Aslında Canan, isteyen her erkeğe hizmet etmek zorunda olan bir metrestir.

     Zenginlerin, türedi savaş vurguncularının dünyasındaki yozlaşmanın basın tarafını temsil eden karakter Fehmi Bey’dir. Yazılarında mütedeyyin muhafazakarlıktan dem vuran Fehmi, gerçek hayatta domuz sucuğu olarak bilinen jambon için gürültü yapabilecek kadar küçülebilen bir tiptir. Romanda bu sahne Fitnat’ın hayret dolu şu cümlelerinde yansıtılır:

   “Bu sözleri söyleyen; merdiven başında “Jambon, jambon” diye bağıran gazetesinde memleketin en dindar adamı adamı diye tanınan Fehmi Bey’di. Kocam onun gazetesinin en eski okuyucularından biriydi. İnanamıyordum kocamı hayran bırakan fikirler bu adamın mı kafasından çıkıyordu ? “

   Sinizm ve ikiyüzlülük zenginlerin gerçek dini oldukça böylesi karakterlerin romanda yer alması yazarın gerçekçi bir tutum sergilediğinin ispatıdır. Bu durumu Fethi Naci şu sözlerle somutlar:

XIX. Yüzyıl sonundaki Alafranga züppeler, hazır para yiyen tüketimci tiplerdi: İttihat ve Terakki’nin “milli burjuva” yaratma çabaları batı kapitalizmine çıkar bağlarıyla bağlı yeni tip alafrangalar yarattı. “Burjuva” da olamayan bu tipler, ola ola “işbirlikçi hain” oldular. Böylece alafrangalık varabileceği son noktaya varmış oldu ve orada kaldı.[1]

     Fehmi’nin bu yalvarışı ve çocuk gibi mızıklanması, hedonizm ve lüks tüketimin bir avuç yağmacının yaşam biçimi haline gelmesini açıklar. Yağma ve sömürü zenginliği belli ellerde biriktirirken, çok sayıda yoksul ve savaş gazisi İstanbul sokaklarında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Halk diline bu vurgun, 1916 senesi Rumi takvimde 1332 senesine denk geldiği için yeni zengin sınıfına halk arasında genellikle “bin üç yüz otuz ikilik” ya da “bin üç yüz otuz iki zengini” diyenler de vardı. Halkın çoğunluğu yarı aç, yarı tok kıt kanaat geçinmeye çalışırken onlar, fiyatlar ödeyerek diledikleri her şeyi karaborsacı esnaftan el altından satın alarak lüks bir hayat sürmekteydiler.[2]

    Fitnat’ın Doktor Mükerrem’le yaşadığı ilişki ve metres hayatı Fitnat’ın bitmek bilmeyen lüks tüketim ihtiyacına para yetiştirememesi sonucu Mükerrem para kazanmak için sahte çürük raporu yazmak zorunda kalır. Görevini kötüye kullanan Mükerrem’in yakalanarak hapse konulması, çarpık düzenin bu kurbanının isyanıyla okuyucuya yansıtılır:

    “İşte bütün şerefim, bütün şan ve şöhretim, her şeyim göçtü. Dün bütün memleketin saygıyla andığı bu adam bugün adi bir dolandırıcıdan başka bir şey değildir. Fitnat ! Bu adam belki iki, belki üç yıl yankesicilerle, hırsızlarla, katillerle omuz omuza yaşayacak, onların teneffüs ettiği havayı soluyacak.”

    Her adımında yeni bir adaletsizlik üreten savaş ekonomisi nedeniyle iyice çığrından çıkan Osmanlı toplum düzeni ve adaletinin eleştirisini Fitnat’ın şu cümlelerinden okuruz:

   “Adalet diyorum.. Adalet kanunun adaleti zaten bir vehimden (kuruntudan) başka ne ki ? Kanun rüşvet alanı, ihtikâr (stokçuluk) yapanı, adam öldüreni en ağır biçimde cezalandıracağını söylüyor. Dolandırıcılığı bir suç, çocuk düşürmeyi bir cinayet sayıyor; buna inanıyor musunuz ? Kanunun bu tehdidine rağmen rüşvet alan arabasında rahatça gezmektedir. Haksız kazanç sağlayan, otomobilinin tekerleklerinden fışkıran çamur adaletin yüzüne bir damga gibi fırlatıyor. Binlerce insanın hayat ve gıdasını katledenler ise ellerini sallayarak dolaşıyorlar.

   Bugün gazetelerde okudum: Samatya’da bir teneke kulübede oturan fakir bir kadın, çocuğunu düşürdüğü için mahkemece cinayet cezasına çarptırılmış. Bu haberi okuduğum zaman adaletin bu yüksek tecellisi uzun uzun, acı acı güldüm. Çünkü çocuğunu besleyemeyeceğinden ötürü onu düşürmeye mecbur olan bu fakir ve talihsiz kadının omuzlarına ağır bir cezanın yüklendiği gün; aynı saatte kaç Bey’in karısı, kaç paşanın kızı, aynı şeyleri yüzler kızartıcı şekilde yapıp, iç çamaşırlarında cinayetlerinin leke ve izlerini taşıyarak rahat rahat geziniyorlardı. Ey adalet, ey güçlünün önünde dalkavuk, zayıfın karşısında zorba ve kahredici mefhum (kavram) … Sana karşı duyduğum nefret o kadar büyük ve derindir ki, dünyada en fena kelime bile bana senin önünde hissettiğim tiksintiyi vermemiştir. “

     Fitnat’ın hayatına giren son erkek Muhlis’te savaş vurgunculuğundan payını isteyen burjuvalardandır. Bu durum İttihat Terakki’nin bir paşasının emriyle İstanbul’da bütün dükkan camekanlarının kırmızı ve beyaza boyanması emrini önceden haber alarak boya stokçuluğuna girişir. Bu emir aynı zamanda 1. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan türedi zenginlerin, nasıl bir gecede zengin olabildiklerini de açıklayan bir olgudur. Nüfuz ticaretine dahil olmak ve elde ettiği servetin büyüklüğüyle İstanbul sosyetesine dahil olmaya çabalayan Hasan Rıfat efendi ile taşradan merkeze yürüyen eşrafı anlatan Selahattin Enis; zenginler arasında yapılan evliliğin sınıf atlamada nasıl bir basamak olduğunu gösterir gibidir. Münevver herkese metreslik yapan Canan ile Hasan Rıfat Efendiyi evlendirir. Evliliğin hediyesi olarak İttihat Terakki vurguncularından üç vagon alan Hasan Rıfat Efendi, böylece adına vagon ticareti denen gerçek anlamda  bir vurgunun ortağı olur.  Vagon vurgunculuğu sayıları az olan ve temel ihtiyaç maddelerini kentlere taşıyan vagonların, önce düşük fiyattan yandaşlara, sonra yandaşlar tarafından yüksek fiyatla tüccarlara kiralanır. Bu vurgun mekanizması, hiçbir şey yapmadan bir gecede zengin olan bir asalak sınıf yaratmıştır.

     Fitnat kendisini boğan burjuva-sefih yaşamdan kurtuluşun çaresini aramaktadır. Soluk bile aldırmayan bu çürüme milyonların açlığı ve sefaleti pahasına durmaksızın büyümektedir. Teyzesi Münevver’in kimsesiz ve yalnız ölümü, Fitnat için ibret alınası bir örnektir. Bir zamanların neşe ve eğlence dolu burjuva hayatı bir hastane odasında bir başına sonlanır. Romanda bu durum şöyle tasvir edilir:

  “Demek o hastalanalı bir hafta ve buraya yatalı dört-beş gün olduğu halde onlar, onun gözdeleri ve bir sürü can ciğer dostları onu bir kez olsun aramaya gerek duymamışlar ve demek ki eğlence ve kahkahalarını bir an için, ölüm yatağında yatan bir hastanın iniltileriyle bulandırmak istememişlerdi. Hepsi hepsi ne maddi ne çıkarcı insanlardı. Şişli sosyetesinin sayılı güneşi olan Münevver Hanımefendi’nin bir gün bir hastanenin umumi koğuşunda kimsesiz bir halayık gibi terk edilmesi öyle olağanüstü bir olaydı ki, bunu düşünmek dahi beyni tutuşturup sızlatmaya yeterliydi.”

      Sefahat ve lüksün sürdürülebilmesi burjuvayı borsa da dahil, her türden spekülasyon araçlarını kullanmaya iter. Muhlis’in borsadaki kaybının ardından söylediği şu sözler acı bir itiraf olduğu kadar bir açmazı da anlatır.

     “Düşün Fitnat… Bu elli lira değil, beş yüz lira değil, beş bin lira değil, elli bir lira… Biliyorum borsa ve kumar çıkar yol değildir. Borsa ve kumarda birden kazanmak veya birden mahvolmak vardır. Kazanmak, kazanmak… Bu anlamsız bir sözdür yavrum ! Kazanmak borsada kazanmak, kumarda kazanmak.. Bunlar hep söz. Borsada ve kumarda kazanan yoktur, kazandıklarını sananlar vardır.”

      Münevver’in ölümü, Muhlis’in iflas etmesi Fitnat’ın arayışlarını hızlandırsa da aslında Fitnat tam bir çıkışsızlığın içinde debelenmektedir. Böylece romandaki son dramatik çatışma hükmünü kurar. Fitnat İstanbul sokaklarında dolaşırken, yoksulluğa savrulan annesinin sokakta eşyalarını sattığını görür. Romanın trajik sınırlarından biri olan bu sahnesinde Fitnat, Kapalıçarşı’nın girişinde bulunan annesinin yanına gidip ona sarılıp ağlamak ve yaşattıklarından dolayı özür dilemek isteğiyle yanıp tutuşur. Ancak Fitnat yaşadığı hayattan duyduğu utançla bu ikilemi aşamaz.

   Selahattin Enis, batmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu 1.Dünya Savaşı’na sürükleyen İttihat Terakki despotizmini, trium vira yönetiminin savaş içinde yarattığı asalak sınıfları çeşitli tip ve karakterlerle ortaya koyduğu romanı Zaniyeler, gerçekçiliği, kurgusu, olay örgüsündeki yalın tekniği günlükler ve bilinç akışı gibi ikili anlatım tekniği ile Türk edebiyatının kıymeti bilinmeyen, unutulmuş bir romanı…

     Selahattin Enis’in vefatının hemen ardından Halit Fahri Ozansoy tarafından “Bazı yazılarında Zola’yı bile hayrete düşürebilecek bir ifrata, bir natüralizm ifratına düştüğünü sanıyorum. Fakat ne de olsa büyük muharridi (yazardı) ve vakitsiz ölümü dostları kadar Türk edebiyatını da ağlatacak bir hadise oldu.” Kelimeleriyle yerli yerine koyduğu bu yapıt, İbrahim Hoyi’nin Servet-i Fünun’da kaleme aldığı …”Kadri bilinmeyen Selahaddin Enis’i dileyelim ki bundan sonra daha iyi tanıyalım. Bize armağan bıraktığı Endam Aynası, Cehennem Yolcuları, Zaniyeler, Bataklık Çiçeği vesaireye layık oldukları gerçek mevkilerini verelim” kelimeleriyle hakkı teslim edilir.

[1] Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, Gerçek Yayınları, 1991, s.57