Çok üzünçlüyüm. Anlatacağım… Ama önce Çengelliköyden kartona bir çay alayım. Başka bir şey de satmıyorlar burda zaten. Ne çaya batıracağım enfes kokulu bir bisküvi ne de başka bir şey. Gün işbaşı yapmak istemiyor sanki. ‘Lâcivert’te uyuyakalmış gibi. Hava sisli, sessiz. Gemiler de mahmur. Elimdeki eski kitabı rastgele açıyorum. Nereye gidersen git, dertlerin de seninle gelir” diyor gözüme ilişen ilk cümle. Dizilerle ideolojilerimizin oluşturulduğu bugünlerde. Gülümsetiyor.

Yan masadan konuşmalar çalınıyor kulağıma. Derinden de bir nağme buralarda hep… Belli belirsiz. Eski. Bahar-ı Terânedâr.” Tevfik Fikret’in. Münir Nurettin Selçuk’un da ziyadesiyle hakkını verdiği. Bestelerken. Ve şarkı söylediği zeman…

Sabâ eser, gusûn-ı ter 

-Ki murg-ı aşka lânedir-

Fısıldaşır, sükût eder:

  Bu bir güzel terânedir!

Yabancılaşmayı çalışıyormuş! Külliyen abesle iştigal bu! Yabancılaşma dediğin şey nedir; sen bunu müzikle mi çalışıyorsun, resimle mi, neyle? Yabancılaşmayı konu alan bir heykel mi, resim mi yapacaksın? Ne yapacaksın!” İrkilerek bakıyorum. Benden mi bahsediyorlar? Gönderdiğim makaleden. Çalınandan. Yıllar önce. Ama tanımıyorum. Hem geldiğimde hararetli sohbet başlayalı çok olmuş gibiydi. Bu saatlerde buralarda böylesi konular duymazsınız normalde. Derinden başlayıp yükselen bir ses ile bir kez daha irkiliyorum! Sûr’a üflenmiş gibi… Bu arada, lâcivertte hiçbir değişim yok! Pandoranın Kutusunu açacaklarmış!” Vazgeçmişlermiş. Kısık sesle konuşuyorlar artık. Seviniyorum. Konsantrasyonsuzluktan “ … git dertlerin de seninle gelir” cümlesinde takılıp kaldım zira.

Ah! şimdi anlıyorum neden burada olduklarını. Şeyleşmişler. Sohbet sürünce sabahlamışlar. Birazdan gidip uyuyacaklarmış! Ben de kalkarım belki az sonra. Sura doğru yürüyeceğim. Anadoluya. Orada süt falan başka içecekler de var.

Kim olacak dersiniz? Terapisti yâni. Sanatın, evet! Terapistsiz mi kalacağız yoksa? Nedir bu başımıza gelenler? Travmalar… Yetmiyor, sonrasında stres bozukluğu ayrıca… “Sanat”ın tedavi etmesi için önce kendisinin iyileşmesi gerekmiyor mu? Diğer taraf, ‘meşguliyetle tedavi’ kısmında ise içinden sanat”ı çıkartıp adını da koyup, naçizane desteklerimi de sunmuştum zaten yıllar önce. Can sıkıntısından ve ticari kaygıdan bu iş de sulandırılıyor. Bu toplumsal çöküşte” Sanatın. baş aktör olarak bundan nasibini almaması, ‘new age’ torbasının içine girmemesi düşünülemezdi tabii. Toplu ‘healing practices’ performansları… İş başka başka evrelere taşınmış… Paralar kazanılmış… Bilenler ve görenler de susuyor, konuşmuyor. Belki bize de bir şeyler düşer, biz de nasipleniriz kaygısıyla.

Onca sorun varken ülkede, üniversite mezunlarının, beyaz yakanın vd.nin içine düştüğü, düşürüldüğü duruma bakın! Geçmiş olsun! ‘Geçmiş olsun’ ki ülke olarak içinden geçmekte olduğumuz zorlu günleri hızla atlatıp gerçek “şifa”ya kavuşabilelim. Yalnız, hakkını vermek lazım! Oldukça başarılı operasyonlar bunlar. Tarihte de çeşitli örneklerini gördüğümüz çeşit türlü otların eşlik ettiği toplu hipnozlar… Biraz da dersler alalım değil mi? Post post kapitalistlerin bu işlerle nasıl başa çıkıp zirvede kalabildiklerini:) Bu arada yerli yersiz herkesin diline doladığı kelimelerden hiç hazzetmem. Ağızlarda sakız yapılıp dolaşıma giriyor. ………. de bunlardan biri. İyice sulandırıp bağlamından koparttılar bilinçli bir şekilde. Ergen lakırdılarında, kahve sohbetlerinde, beyaz yakanın öğlen arası kahvelerini yudumlarken, açık oturumlarda ki genellikle hali vakti oldukça yerinde insanlardır bunlar: Abi, Abla, Hocam, bu yaşadıklarımız var ya “………… başımıza açtığı belalar!” Vah! Vah! Bu işin kaç rengi, tonu olduğunu tartışıp işin cılkını çıkartacağınıza oturup düşünün; eğlenin, eğleşin ama lütfen son derece hayati meseleleri sabun köpüğü haline getirmeyin! Bunu haketmiyoruz! Bunu haketmiyorsunuz! Son derece zeki, en az iki dil bilen, dünyayla fazlasıyla entegre insanlarımızın bunu yapması acı veriyor! Belki de dünya bir oyun ve eğlence sahnesi; ne karışırsın-ız düşüncelerime eylemlerime? Her birey özgürdür, izlenme sayım artsın yeter, diyebilirsiniz. Ama bu noktalarda kitleler söz konusu. Ve kritik dönemeçlerdeki tercihleri. Yanlış yönlendiriyorsunuz! Bu şekilde insanların oturup durumunun farkına varıp sorumluluk alması, hayatını yönetmesi beklenemez. Hep dikkatleri dağıtın! Hep dağılsın dikkatlerimiz! Topyekün. Hep birlikte… Yazık! Çok yazık!.. Mideme kramp girdi. Biraz ara vereceğim…

Döndüm. Lâbirentte gibiyiz. Konuşurken uzun cümleler de yoruyor gördüğünüz gibi. Düşünürken de öyle son zamanlarda. Avare. Takılıyor işte! Avare avare. Zihnim yâni. Tanzimat Döneminden çıkamıyorum. Terapiste gitseydim ‘Tanzimat Dönemi takıntısı’ tanısı mı alırdım! Bilmiyorum. Freud babamızsa, annemiz kim? Niye tanıyamıyoruz annemizi? Bizi terk mi etti yoksa? Annemiz! Yüzümüzde kocaman öpücüğü. Kaybolmasın diye yüzümüze yapıştırdığımız ellerimizle… Freud fiksasyonu da oluşmuş olmasın?

Cümle önümde bana bakıyor. Kitaptaki. Haklı çıktı. Geldim, oturdum. Dertlerim de benimle oturdu. Oysa ufka bak! Dinlendir gözlerini. Yok! İçte de bir şey yok! Ufuk yâni. Niye geldim buraya? Sağaltıcı bir yer mi? Hikâye… Gördüğünüz gibi öyle! Hem ‘sağaltmak’ da neydi böyle? Tanzimattan çıkabilirim öyleyse. Çıktık zaten! Değil mi?

Bu kadar yeter girizgâh? Madem ki çalıyorlar fikirlerimi, çalmalarına gerek yok, ben vereyim! Hem para mara da istemem! O zaman büyüsü bozuluyor. Evet! Aldım da! Para. Ama o kurumsaldı. Parasız sanatçıyı kastetmiştim ben. Öyle de değil midir zaten. Müdahale edersem onu öldürmüş olmaz mıyım? Hem sonra kurguyu başkası yapsın, sanatçı” siz olun! Yok öyle yağma:)

Bitirmek istiyorum. Ders vermek istemediğim için okların hedefindeyim bugünlerde. Uzun bir süre de düşünmüyorum. Hem kendime de söz vermedim mi artık ders mers yok diye! Bu da neydi? Liyakatsizlermiş. Peh!.. Umurumdaydı sanki! Canınız… nasıl isterse… “Hocası” yetiştirsin! Liyakatlisi (!) Artık alaylı-mektepli mi olur, mektepli-alaylı mı bilemem!

Matrak bir soru geldi geçen hafta. Bir yazımı okumuş. Eski bir arkadaşım. “Önüne gelen ‘nesneyi’, ‘çağdaş sanat’ olarak etiketle ve ‘uygun’ yerlere yapıştır! Bu mudur sanat?” Bu yazıyı da okuyacağına göre sormazsın artık:)

Neyse. Belki de teselliyi ‘geçmişteki günlerden’ ararım artık. Öyle günler var mı geçmişte? Bakmam lâzım. O zaman da ‘an’da kalamıyorum işte! Oysa kalıcılaştırdığımız ne anlarımız var! Benim niye yok kalıcı hiçbir anım? Kuytu! Şimdi de bu takıldı! An. Onda kalırsam, bitirecektim işi oysa!…

Birazdan kapı çalınacaktı burada olmasaydım…

ANGEL RAINBOW

17 Temmuz 2022-10:24

KANDİLLİ

TEILEN
Önceki İçerikKÜFRE (S)ÖVGÜ!
Sonraki İçerikDeniz Gezmiş Fotoromanı: Aşk Olsun Çocuk
Jale İris Gökçe
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Tarih, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi’nde Resim okudu. Yüksek Lisansını Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yaptı. Sanatta doktorasını Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde ‘Kendilik Öyküsü Olarak Resim: Gökkuşağı Meleği’nin Anatomisi’ adlı tez çalışmasıyla tamamladı. Yurt içi ve yurt dışı birçok karma sergide yapıtlarıyla yer aldı. ’İris : Sergilerin Bugünü Uzaktır’ (Ankara 2013), ‘Angel Rainbow’ (Selanik 2017), ‘Kaos’ (İstanbul 2019) ve ‘Pandemi! Sorun Acaba Self de mi?’ (İstanbul 2020), son yıllardaki kişisel sergileridir. Sanat ve sanat yapıtı konusundaki görüşlerini, ‘Kendilik Nesnesi Olarak Sanat Yapıtı’ adlı makalede somutlaştırdı. Sanatsal çalışmalarını İstanbul ve Ankara’daki atölyesinde sürdürmektedir.