Alisson Landsberg, Protez Bellek adını verdiği çalışmasında günümüzde kolektif belleğimizin “aracılı” bir şekilde medya, sinema gibi araçlar sayesinde oluştuğunu belirtmektedir. Bu bağlamda sinemanın en az tarih kitapları kadar geçmişin öğrenilmesinde ve tarih bilincimizin oluşmasında önemli bir rolü söz konusudur. Lakin, tarihçiler için tarihi filmler her zaman bir soru işareti olmuştur. Tarihçiler uzunca bir zaman, tarihi filmlerin geçmişi tahrip etmeleri, popüler seyirlik olmaları gerekçesiyle bu yapımlara şüpheyle bakmışlardır.

Ayrıca filmlerin geniş kitleleri etkileyebilmeleri sebebiyle iktidarlar için önemli bir manipülasyon aracıdır. Bu doğrultuda iktidarlar sinemayı kendi ideolojik doğrultuları çerçevesinde şekillendirmeye çalışmıştır. Özellikle geçmişi denetim altına almak isteyen iktidar partileri tarihi filmler yoluyla geniş kitlelerin hafızalarını biçimlendirmeye çalışmışlardır. Tarih kendi doğruları üzerinden bir anlamda sürekli yeniden yazmışlardır. İstenilen geçmiş hatırlanmış, hoşlanmayan ise tarihin derinliklerinde saklanılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla sinemada uyandırılan geçmişe esas olarak bugünün bakış açısıyla ele alınmakta, tarihi kişiler ve olaylar şimdinin politik söylemiyle vücut bulmaktadır. Bu noktada özellikle ana akım sinemada karşımıza çıkan tarihi filmlerin, anakronizme düşme ve tarihsel hakikatleri çarpıtma ihtimalleri her daim söz konusudur.

1960’lı yıllarla birlikte sinemanın sanatsal rüştünü ispatlamaların ardından ancak tarihçilerin ilgi alanına girmeye başlamıştır. Özellikle, Wajda, Kustirica, Taviani kardeşler, Sembene gibi “sinema-tarihçi” kuşağının ortaya çıkması, bu yönetmenlerin geçmişi en az tarihçiler kadar titizlikle ele almaları; tarihçi ve sinema arasındaki gerilimi bir nebze azaltmıştır. Tarihçiler, sinemaya olan mesafelerini kırmışlardır. Gerek politik sinema gerekse de geçmişi ciddiyetle ele alan yönetmenlerin sayesinde tarihi filmler yoluyla geçmişin öğrenilmesine yönelik bir imkân doğmuştur.

Türkiye sineması da geçmişten bugüne tarihle yakın bir ilişki içerisinde olmuş, Kurtuluş Savaşı ve Osmanlı dönemi anlatıları beyazperde de boy göstermiştir. Dünyadaki örneklere paralel olarak Türkiye sinemasında tarihi filmlerin içerikleri ve geçmişe bakış açıları farklı dönemlerde farklı politik atmosfere göre şekillendirilmiştir. Ağırlıklı olarak milliyetçi ve hamasi bir söyleme sahip olan bu filmler kitlelerin milliyetçi duygularını harekete geçirmeye çalışmıştır. Kurtuluş, diriliş ve şanlı tarih vurgusu filmlerin tematik bütünlüğünü oluşturmuştur. Şanlı tarih vurgusu özellikle Osmanlı tarihini anlatan filmlerde karşımıza çıktığı söylenebilir. Örneğin, 1950’li yılında iktidara gelen Demokrat Parti’yle birlikte Osmanlı’ya dair nostaljik bir ilgi söz konusu olmuş. Osmanlı’ya ait birtakım gelenekler yeniden hatırlanmaya başlanmış, popüler anlatılarda o dönemi anlatan hikâyeler dikkat çekmiştir. Bu hikâyeler arasında en dikkat çeken ise Aydın Arakon’un İstanbul’un fethinin 500. Yılı dolasıyla çekmiş olduğu İstanbul’un Fethi filmidir. İstanbul’un Fethi filmi o dönem için sadece Türkiye sinema tarihinin en pahalı yapıtı olarak tarihe geçer. Bununla beraber sinemadaki İstanbul’un Fethi anlatısı bir taraftan şanlı tarih vurgusuyla Türk-İslam söylemiyle şekillenmiş diğer taraftan da emperyal fanteziler yeniden hatırlanmıştır. Aydın Arakon’un filminden sonra Kara Murat ve Battalgazi gibi halk kahramanlarının hikâyeleri perdeye taşınmıştır. Bu filmler kostüme-avantür macera filmleri olmaları dolayısıyla tarihse hakikatlere uyma gibi çabaları da olmamıştır. Geçmiş bu filmlerde, iyi-kötü ayrıma indirgenmiş seyircilerin milliyetçi duyguların seslenmiştir.

Osmanlı dönemi anlatılarının geçtiğimiz son 10 yılda yeniden yükselişe geçtiği söylenebilir. 1950’li yıllarda olduğu gibi, bu dönemde de gerek sinemada gerekse de beyazperdede karşılaştığımız anlatılar, Türk-İslam vurgusunun öne çıktığı milliyetçi-hamasi söyleme sahip yapımlar olarak göze çarpmaktadır. Özellikle iktidar partisinin yeni bir tarih yazımına girişmeye çalıştığı bu dönemde Kuruluş, Diriliş mitozları çerçevesinde farklı bir Genesis anlatısı dikkat çekmektedir. Bu söyleme Faruk Aksoy’un Fetih: 1453 filmi de eklenebilir haliyle. Faruk Aksyon’un dev bütçeli yapıtının 1950’li yıllardaki milliyetçi- hamasi söyleme sahip olduğunu ve anlatının da neredeyse Ulubatlı Hasan üzerinden ilerlemesi büyük tartışmalara yol açmıştır. Yukarıda da belirtilmeye çalışıldığı gibi, sinemada uyandırılan geçmiş esasen bugüne seslenir, şimdinin ideolojik çerçevesinde şekillenir. Dolasıyla geride bıraktığımız 10 yıllık süreçte giderek artan milliyetçi söylemin yansıması bu yapımlarda göze çarpmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Netflix’in Türkiye yapımı Rise of Empires: Ottoman dizisi gösterime girdi. 6 bölümden oluşan ve yönetmenliğini Emre Şahin’in üstlendiği seri dökü-drama adı verilen bir tür üzerinden ilerliyor. Yani, dizi bir tarafta kurgu sahneler diğer tarafta da tarihçilerin ve araştırmacıların döneme dair görüşlerine yer veriyor. Rise of Empires: Ottoman, büyük prodüksiyon ve doyucurucu görselliğe sahip bir yapım. Aynı zamanda oyunculukların da gayet başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bunların haricinde serinin en çok dikkat çeken tarafı ise, İstanbul’un Fethi’ne dair farklı bir geçmiş inşası sunması.

Rise of Empires: Ottoman, İstanbul’un Fethi üzerinden Osmanlı’nın devlet düzeninden imparatorluğa nasıl geçiş yaptığını, Bizans’ın son günlerini milliyetçi hamasi söylemden uzak ve olabildiğince objektif bir şekilde ele alıyor. Dizi aynı zamanda, Bizans belki de ilk defa “Kahpe Bizans” kalıbının dışında temsil edilmiş. Bu bağlamda da geçmişteki fetih anlatılarından oldukça farklı bir tarih anlatısı göze çarpmakta. İmparator ve çevreşindeki bürokratlar sadece kötülük peşinde koşan, gözü dönmüş bir İslam karşıtlığı olan ve korkak olarak gösterilmemiş. Bunların tam aksine, Konstantinapol, düşerken topraklarını kahramanca savunan, belirli bir siyasi akılları olan ve Osmanlı’nın hamlelerine karşı dikkatli adımlar atan bir yönetim anlayışlarına sahipler. Benzer bir şekilde Osmanlı’nın da fetih süreci boyunca belirli askeri ve siyasi politikalar benimsemesi her adımını rasyonel bir akılla atması da dizinin bir diğer göze çarpan detayı olmuş. Özetle, yapım taraf tutmaktan çok savaş sırasında iki tarafın da neler yaşadığına odaklanmış. Dolasıyla, Rise of Empires: Ottoman seyircinin duygularına oynayan, büyük laflar eder tarihi-epik dramalardan farklı bir yerde kendini konumlandırmaktadır.

Serinin bir diğer dikkat çekici tarafı ise Fatih Sultan Mehmet imgesi. Cemal Kafadar Fatih’in Osmanlı tarih yazımında ve halk nezninde kült ve tartışılmaz bir imgeye sahip olduğunu belirtir. Kafadar, bu doğrultuda Fatih’in tarih anlatılarında kusuruz bir profille yer aldığını belirtmektedir. Hocanın bu yorumundan yorumundan hareketle, Fatih Sultan Mehmet’in geçmişten bugüne tüm popüler anlatılarda ilahi bir güce sahip, muzaffer bir komutan olarak temsil edildiğini görmekteyiz. Barış Ünlü, Osmanlı: Bir İmparatorluğun Soy Kütüğü adlı eserinde Fatih Sultan Mehmet’in zeki, kararlı ve tutkuları olan bir lider olduğunu belirtmektedir. Ünlü, aynı zamanda Fatih’in İstanbul’u fethetmeye ve devleti İslami bir görünüş altıda Büyük Roma İmparatorluğu’na dönüştürmeye arzuladığını aktarmaktadır. Dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet’in askeri, liderlik yeteneği olduğu kadar, kendine ait bir dünya görüşü ve tahayyülü vardır. Çok dil bilmesi, kütüphanesinin zengin olması, antiketinin şaalı dönemlerine meraklı olması ve çok kültürlü, çok dinli bir imparatorluk fikrinin küçük yaşlardan itibren olduğunu; tüm eğitiminin de bu yönde geliştiği bir çok tarihçi tarafından anlatılmaktadır. Dolayısıyla, Fatih Sultan Mehmet, sadece elinde kılıç, sürekli cenk halinde eden biri değil, idari anlamda bir rasyonalitesi olan ve İskender, Sezar gibi bir dünya imparatoru olmak için idealleri olan bir lider olduğu söylenebilir. Rise of Empires Ottoman da Fatih Sultan Mehmet’in bu yönlerine vurgu yapıyor. Fetih sonrası kendisini Kayser-i Rum imparatoru olarak ilan etmesini, çok dil bilmesinin vurgulanması ve İskender, Sezar gibi krallara hayranlık beslemesi açık bir şekilde anlatılıyor. Bununla beraber Barış Ünlü, İmparatorluğun Soy Kütüğü kitabında, Osmanlı yönetici kadrosunun içerisindeki Türk bürokratlarla sorunlar yaşadığını da aktarmaktadır. Çünkü, imparatorluk sisteminin kendine has özellikleri ve idari yapısının olması gerekmektedir. Yine Ünlü, Türk idarecilerin devlet yönetimi konusunda ustalaşmış olsalar da imparatorluk gibi geniş bir coğrafyayı hükmetmenin başka bir duruma işaret ettiklerini bildiklerini aktarır. Dolayısıyla, Osmanlı Devleti’nin İmparatorluğa geçiş sürecinde Çandarlı ve diğer Türk idareciler İstanbul’un fethiyle beraber kendilerine artık ihtiyaç kalmayacaklarını bildiklerini ve bu sebepten ötürü Fatih’in Bizans’ı yıkmasından çok onlarla iş birliği ve barış yapması fikrini benimsedikleri de bilinmektedir. Bu bağlamda dizi boyunca Çandarlı ve Fatih arasındaki gerilimin de esas kaynağı bu olduğu söylenebilir.

Bununla beraber Fatih’in öngörülemez karaktere sahip olması, küçük yaştan itibaren kendisini diğer Osmanlı bürokratlarına, ispatlamaya çalışması annesiyle yaşadığı kırılgan ilişki ve babasıyla ile olan sorunlu ilişkisi de oldukça gerçekçi bir şekilde aktarılmış. Bu anlamda kudretli Fatih Sultan Mehmet imgesi yerine, zaafları olan “insan” tarafı ağırlık kazanan bir lider olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik, Fatih dizi boyunca aldığı bazı hatalı kararların bedelini de ödüyor. Tüm bu göstergeler Fatih’in dokunulmaz ve ulaşılmaz imgesini kıran ve empati kurulabilecek bir tarihi figüre dönüştürüyor. Dolayısıyla, dizide “şanlı ecdat” vurgusu arayanlar için hayal kırıklığı yaratan bir Fatih imgesi olabilir. Bununla beraber, serinin geçmiş inşasında mitolojiye çok bulaşmaması, Ulubatlı Hasan ve Akşemsettin gibi tarihte yer alıp almadığı tam olarak mutabakat sağlanamayan karaktelerin de olmayışı, seriyi daha gerçekçi bir tarafa yastlanmasına sebep oluyor. Mitolojiye yer vermemekle birlikte, dönemin astronomi, alametler ve gerçeküstü dünyaya bakış açısı da gayet iyi verilmiş; özellikle rüyalar, kanlı ay gibi astronomik olaylar 12. yüzyılda dünyayı ve geleceği anlayabilmek adına önemli referansalar olarak bilinmektedir.

Her tarihi yapım söylemini zamanın ruhuna uydurmaya çalışır. Özellikle tarihi epik dramalarda günümüzün siyasi politik atmosferine göre dizayn edilir, geçmiş inşası bu kurgu doğrultusunda kurulur. Karşı taraf mutlak kötüdür ve mağlup edilmelidir. Geçmişten bugüne Türkiye sinemasında ve diğer popüler anlatılarda Osmanlı İmparatorluğu, “şanlı ecdat” vurgusu üzerinden milliyetçi-hamasi bir söylem çerçevesiyle verilmişti Bu tip anlatılar, elbette günümüzün siyasi, politik yapısına paralelik taşımaktadır. Lakin, tarihte yaşanmış olaylar bu şekilde büyük ve hamasi anlatılar üzerinden ilerlemiş olmamaktadır. Her dönemin kendisine ait doğruları ve gerçekleri vardır. Devletler, imparatorluklar sadece askeri başarılarıyla değil geliştirdikleri siyasi akıl, pragmatizmle başarılı olmuş, hükümranlıklarını sürdürmüştürler. Benzer bir hikâye Osmanlı’nın devletten imparatorluğa geçiş sürecinde de görülmektedir

Fatih Sultan Mehmet’in zeki, vizyoner ve günün koşullarını iyi bilmesi kadar doğru zamanda doğru yerde olmanın da sağladığı avantajı iyi kullanabilmiş bir lider. Barış Ünlü, antik Yunan’da bir şeyi yapmak ve gerçekleştirmek için doğru an ve zaman olarak kairos tanımının kullanıldığını işaret eder. Bu zaman dilimine göre insanın gerçekleştirmek istediği şey için en uygun koşullar bu anda olur geriye sadece o şey için hamle yapması gerekmektedir. Fatih Sultan Mehmet de benzer bir şekilde İstanbul’un fethi için kairos anını yakalamış gözüküyor. Bizans’ın gücünün sınırlarına ulaşması ve geçmişte olduğu gibi imparatorlukların zirve anı aynı zamanda düşüşlerin de başlangıcının olması Fatih Sultan Mehmet’in en büyük şansı olduğu ve kendisinin de bu şansı en iyi şekilde kullandığı söylenebilir. Bununla beraber, yine her imparatorluk tarihsel bir sürekliliğe sahiptir. Kendilerinden önceki devlet yapılarından, elemanlarından, bürokratlarından, ticari hayatlarından faydalanmışlar ya da taklit etmişledir. Osmanlı da Avrupa ve Asya’da imparatorlukların idari yapısını iyi özümsemiş, gerektiğinde buradaki devletlerin idari ve bürokratlarından faydalanmıştır. Dolayısıyla Barış Ünlü’nün tarifiyle Akatlar’dan, Bizans’a varana dek geniş bir coğrafyanın idari yapısının izlerine Osmanlı’da da karşılaşılmaktadır. Rise of Empires: Ottoman da bu anlamda sadece gaza ve fetih anlatısı üzerinden değil, Osmanlı’nın imparatorluk sürecine nasıl geçtiğini, İstanbul’un el değiştirmesinden sonra genişçe bir coğrafyanın nasıl çok kültürlü bir kimliğe dönüştüğünün peşine düşüyor bir anlamda.

Tarih en nihayetinde sonlanmış, yaşanmış bir zaman dilimini imlemektedir. Bizler bugünden bakarak geçmişi yorumlamaya çalışıp, anlamaya çalışmaktayız. Bu bağlamda, herkesin ikna edici bir tarih yazımından buluşmak oldukça güç görünüyor. Lakin, geçmişle daha sağlıklı ilişki kurabilmek, kültürlerini, eylemlerini, kararlarını daha iyi anlayabilmek için de tarihe katı ideolojik gözlüklerle bakmamak gerekiyor kanımca. Sinemadaki iyi çekilmiş, tarihsel hakikatlere uymaya çalışan tarihi filmler tarih eğitiminde ve geçmişin öğrenilmesinde kıymetli imkânlar sunmaktadır. Lakin sinemada bunu yapabilmek için de geçmişi farklı politik söylemlerle sağından solundan çekiştirmek yerine, tarihi figürlerin insani yanlarını da vurgulayarak, hatalarını da zaferlerini de elden geldiğince obejktif bir şekilde sunmak gerekiyor belki de. Bu bağlamda Rise of Empires: Ottoman, tarihçilerin birçok sebepten anakronizmle suçlamalarına maruz kalsa da, hamasetten ve tarih kitapları sıkıcılığından uzak farklı bir anlatı ortaya koyabilmiş görünüyor.

TEILEN
Önceki İçerikCarson McCullers ve “serseri bir melek gibi yazma”nın sırları
Sonraki İçerikYayıncılar Kooperatifi Diyarbakır’da
Can Öktemer
1985 yılında Ankara'da doğdu. Başkent Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünde lisans eğitimini tamamlamasının ardından Ankara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisansa başladı. Eğitim hayatına halen bu bölümde devam etmekte ve Ankara'da yaşamaktadır.