Çeviri: ilker Kocael

 

The Philosophical Salon’da yayımlanan “Foucault: Sahte Radikal” başlıklı makalem, siyasi anlamda açıklığı dolayısıyla bazı çevrelerde övgüyle karşılanırken, diğer bazı çevrelerde hararetli tartışmalara sebep oldu ve benden konuyu biraz daha açmam istendi (i). Yazının Türkçe çevirisi vesilesiyle Can Uğur ile yaptığımız mülakatta bana yöneltilen eleştirilerin bir sentezini bulmak mümkün (Dag Eivind Undheim Larsen ile yapılan bir röportaj ve onun Klassekampen’da benim Foucault eleştirim üzerine kaleme aldığı bir yazı da dahil) (ii). Foucault, komünizm karşıtlığı ve küresel teori endüstrisi arasındaki ilişkileri daha net bir biçimde ortaya koyabilmek için, bu eleştirileri başlıklara ayırdım ve onlara teker teker cevap verdim.

Entelektüelin rolü

İçinde yaşadığımız sistem yani küresel kapitalizm düzeninde kariyer entelektüellerinin rolüne dair herhangi bir tartışmaya şunu kabul ederek başlamamız gerek: Bu kişiler kendi zihinlerinin yolunu özgürce takip eden sui generis bireyler olmaktan ziyade bu sistemin ürünleridirler. Onların birinci işlevi, iş gücünün yenilenmesi ve küresel iş bölümü için gerekli olan dünya görüşünü ve muhtelif teknik uzmanlıkları -ya da oyalayıcı ideolojiyi- sağlayarak toplumsal üretim ilişkilerini yeniden üretmektir. Yani eşitsizliğin yeniden üretilmesine yarayan sosyo-ekonomik paylaşım sürecinin araçlarıdırlar. Diğer bir deyişle kapitalist sistemde profesyonel entelijansiya, farkında olsun ya da olmasın önemli siyasi ve sosyo-ekonomik roller üstlenen araçsallaştırılmış entelektüellerden ibarettir.

Ne var ki egemen bilgi üretimi aygıtında, entelektüel otonomi ideolojisinin niyet edilmemiş bir sonucu olarak ortaya çıkan, belirli ölçüde hareket kabiliyetinin olduğu da doğrudur. Baskın ideolojide yüksek öğrenim bir şekilde ekonomi ve siyasetten özerk bir alan olarak sunulduğu için, belirli ölçülerde entelektüel özgürlüğe zaman zaman izin verilir. İşte bu çelişki aralığında -yani profesyonel entelektüellerin birincil toplumsal işlevleri ve baskın ideolojinin bunu maskeleme çabası arasında- salt sınıf iktidarının aracı olmayan bir entelektüel çalışma alanı açmaya yer vardır.

Konumuzu profesyonel entelijansiya ile sınırlarsak, müdahaleci entelektüeller ismiyle söz edebileceğimiz bu grup, en azından şu iki işi yapmak için bu çelişkiden yararlanırlar: haritalamak ve müdahil olmak. Haritalama işi; toplumsal, siyasi ve ekonomik ilişkilerin baskın ideolojiyle ters düşen maddeci haritalarını ortaya koymaktan ibarettir, böylece insanların gerçekte neler olduğundan haberi olması sağlanır. Aynı zamanda ikincil bir görev olarak optimal potansiyel müdahale alanlarını tespit edebilir ve toplumsal dönüşüm için tutarlı taktik ve stratejileri ortaya koyabilir. Bu iki iş de tabii ki tümüyle kolektiftir, işçi sınıfı partilerinde ve örgütlerinde başka insanlarla çalışmayı, gerçek güç inşası için militan araştırma kolektiflerini ve karşı eğitim kurumlarını oluşturmayı gerektirir (bunlar benim entelektüel emeğimin eskiden beri esas bölümünü teşkil eden projelerdir).

Model entelektüeller: Sartre’a karşı Foucault?

Sartre, benim de katılmadığım pozisyonlar almış karmaşık bir figür. Ne var ki kendisi tarihsel materyalizm geleneğinin bazı kritik unsurlarının savunucusuydu; yani kapitalizm karşıtı örgütlenmeye ağırlık vermenin, kadın özgürlüğünün, ırkların özgürleşmesinin ve emperyalizm karşıtlığının. İşte diğerlerinin yanında bu yüzden ABD Ulusal Güvenlik’i tarafından düşman olarak kodlandı. Bunu arşiv araştırmam ve Bilgilenme Özgürlüğü Yasası kapsamında ilettiğim talepler vasıtasıyla keşfetmiştim: Sartre, istihbaratçıların dikte etmeye çalıştıkları entelektüel fikir birliğine yönelik ciddi bir tehdit olarak ele alınıyordu.

1966 yılında Foucault Kelimeler ve Şeyler isimli bomba kitabı ile büyük bir şöhret edindi, bu kitap entelektüel bir “çok satan” kitaptı. Kitap ve sonrasındaki röportajlar açık bir biçimde Marksizm karşıtıydı. Pazarlama stratejisi “eski dışarı, yeni içeri”ydi ve Foucault, Sartre’ı Marksist olduğu için “on dokuzuncu yüzyıl insanı olmakla” suçlayacak kadar ileri gitti. Şunu hatırlayalım: O dönemde Vietnam Savaşı kızışıyordu, Küba Devrimi olmuştu ve Marksizm’den esinlenmiş diğer sömürgecilik karşıtı ve yeni sömürgecilik karşıtı mücadeleler tüm dünyada tam hızla devam ediyordu. Bu bağlamda 19. yüzyıl felsefesi olduğu için Marksizm’in ölümünü ilan etmek oldukça olağanüstüydü -daha ziyade olağanüstü gerici bir açıklamaydı.

Dahası Foucault, Marksizm’in uluslararası tarihinden bihaberdi, sosyalist devrim gerçekleştirmiş ya da sömürge karşıtı mücadele vermiş ülkeleri hiçbir zaman ciddi biçimde incelememişti. Güvenilir kanıtlara dayalı makul bir eleştiri sunmak yerine, -kısa bir süre radikalleşmeden önce- dönemin Avrupa merkezli Marksizm reddini bir refleks olarak verdi. Bu ret, ABD tarafından güçlü bir biçimde savunulan komünizm karşıtı ideolojiyle paralel biçimde ilerliyordu.

Şu noktaya bir açıklık getireyim, “Sartre adına Foucault’ya” karşı konuşuyor değilim. Bir entelektüel olarak kendi çalışmalarımı tarihsel materyalizmin derin ve zengin uluslararası geleneği içerisinde konumlandırıyorum. Bu gelenek birçok figürü içeriyor ve bu geleneğin eşitlikçi bir toplumsal dönüşüm amacına yönelik kolektif bir çaba olarak tanımlamamız mümkün. Sartre ve Jose Carlos Mariátegui’nin kendi meşreplerince açıkladıkları bu miras, kuramda canlı ve dinamik bir sınıf mücadelesi geleneğini ifade ederken, özeleştiri de bu mirasın can suyunun bir parçasını oluşturuyor.

CIA, French Theory ve Marksizm

CIA gibi örgütleri tartışırken, Antonio Gramsci’nin çalışmalarına dayanarak sağduyu ve iyi duyu arasında bir ayrım yapmak yerinde olacaktır. Büyük ölçüde kültür endüstrisi ve kitlesel medyanın ürünü olan sağduyuya dayanan yaklaşım, CIA’i 007 ajanları ya da karanlık odada manipülasyonlar yapan kişiler olarak tanıtır. Buna karşılık iyi duyu, tutarlı açıklayıcı modeller kurmak üzere somut kayıtları bilimsel olarak inceler. Örneğin demin bahsettiğim CIA’e yönelik sağduyu yaklaşımının ne şekilde büyük ölçüde kurumun kültür endüstrisi ve kitlesel medyaya yoğun biçimde müdahil olmasıyla kurumun kendisi tarafından şekillendirildiğini ortaya koyar. Diğer bir deyişle, çoğu insanın kafasındaki CIA imgesi büyük ölçüde CIA’in kendisi tarafından şekillendirilmiştir.

Kurumun Marksizm karşıtlığına gelirsek, kurum yalnızca Marksizm’in pratiğine karşı karmaşık ve çok boyutlu bir entelektüel dünya savaşı yürütmekle kalmadı, bu savaşı aynı zamanda komünizm fikrine karşı da yürüttü. Bunu Philosophical Salon’daki önceki yazılarımdan birinde, “CIA, French Theory’yi Okuyor” başlıklı yazımda tartışmıştım (iii). Bu yazı daha sonrasında bir kitap projesine dönüştü. Bu konuya dair burada altını çizeceğimiz çok şey var, ancak en önemlisi ve CIA yetkilisi Thomas W. Braden’ın açıkça işaret ettiği şeyi şu: Şirket -içeridekiler CIA’den böyle bahsediyorlar- Avrupa’daki komünist olmayan solu fonladı, destekledi, teşvik etti (iv). Bu taktiğin amacı solu bölmek, komünistleri “aşırıya kaçanlar” olarak izole etmek ve nihayetinde meşru solu komünist olmayan sol olarak tanımlamaktı.

Foucault’ya gelirsek, bildiğim kadarıyla kendisi hiçbir zaman bilerek CIA ajanlığı yapmadı (Şirket’in dilinde “ajan”, CIA çalışanı değil, sahada CIA çalışanları tarafından araç olarak kullanılan kişilerdir). Paris merkezli Kültürel Özgürlük Kongresi’nin başında bulunan Michael Josselson ise bilerek ajanlık yaptı. Ayrıca Kongre’nin çevresinde bulunan ve Fransa’da yayımlanan Preuve dahil olmak üzere kurumun yayınlarına katılan entelektüeller şüphesiz komünizm karşıtı propaganda karşılığında CIA tarafından fonlandıklarını biliyor olmalıydılar (bazıları bunu kabul etti). Ne var ki CIA aynı zamanda farkında olmayan ajanlar dediği kişileri de kullandı, bu kişiler olan bitenin mahiyetinin tam olarak farkında değildi. Bazı durumlarda mesele birini Şirket istikametine doğru çekmek ve Şirket’in gündemine hizmet etmesini sağlamaktı (bu kişi bundan haberdar olsa da olmasa bile).

Foucault meselesinde, CIA’in araştırma raporlarından birinde onu “Fransa’nın en derin ve etkili düşünürlerinden biri” olarak tanımladığını görüyoruz (v). Aynı raporda Foucault, en az iki sebeple kurum için bir değer olarak sunuluyordu: 1) Yeni Sol’u övdü ve filozoflara devrimci örgütlenmenin kanlı sonuçlarını hatırlattı 2) CIA’in “sosyal bilimlerde Marksizm nüfuzunun eleştirel yıkımını” sağladığı için alkışladığı yapısalcılık ve Annales Okulu denilen geleneklere çok önemli katkılarda bulundu (vi). Tabii bu Foucault’nun CIA ile sözleşmeli biçimde çalıştığı anlamına gelmediği gibi CIA’in Foucault’nun çalışmalarını ve -bazen isteksizce- dahil olduğu entelektüel grupları hakkını vererek kavradığı anlamına da gelmiyor. Ne var ki şu anlama geliyor: Onların bakış açısından ve tasavvur ettikleri çıkarlar bakımından CIA, Foucault’nun bir değer olduğunu anladı ve açık bir biçimde “Sartre’a karşı Foucault” pozisyonunu aldı.

Kimlik politikası & sol

Kimlik politikasının ne olduğuna dair çok çeşitli anlayışlar mevcut, ancak materyalist analiz çerçevesinden en tutarlı tanımı şöyle: Kimlik politikası, 1970’lerden başlayarak sermayenin küreselleşmesiyle neoliberalizme ideolojik eklenti olarak geliştirilen gerici siyasal projedir (viii). Bunun birçok veçhesi olsa da burada birkaçını sıralıyorum:

1) Kimlik politikası, tarihsel materyalizmin enternasyonalist geleneğini sinsice çarpıtır ve onun ırkların özgürleşmesi, kadınların özgürleşmesi, cinsel özgürleşme vesaire ile ilgili olmadığını iddia eder. Bu geleneği gerçekten okumuş olan herkes bilir ki bu kategorik olarak yanlıştır: Engels kadın özgürleşmesinin genel özgürleşmenin ölçüsü olması gerektiğini söylemiştir; Marx ABD’de köleliğin kaldırılmasını şiddetle savunmuştur; Lenin ulusal özgürleşme hareketlerine derinden bağlıdır ve kadınlar açısından o zamana dek görülmemiş ilerlemelerin başını çekmiştir; Clara Zetkin kadın özgürleşmesinin sosyalist bir devrim yoluyla maddi güçlenmeden geçtiğini savunmuştur; Daniel Guérin queer özgürleşmesi ile proleter devrimin birbirine bağlı olduğunu iddia etmiştir; Thomas Sankara ulusal özgürleşme, ırkçılık karşıtlığı ve kadın özgürleşmesini açıkça birbirine bağlamıştır vesaire. Liste uzar gider, burada bayağı ve indiregemeci Marksizm eleştirmenlerini -ve diğer herkesi- Domenico Losurdo’nun Class Struggle (Sınıf Mücadelesi) kitabını okumaya davet etmekle yetineceğim.

Temsil edilmeyen kimlikleri tanımasıyla kendini müthiş yeni ve gelişkin bir toplumsal proje olarak sunar, ancak sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı pozisyonda bulunan bazı grupları ortaya çıkartan ve destekleyen maddi güçlere yönelik en ufak ilgiyi “eski kafalılık”, “bayağılık” ya da “indirgemecilik” olarak etiketler.

2) Sömürgeci-ırkçı kapitalist sistemin tarihsel ürünleri olan kültürel kimlikleri şeyleştirmeye ve özselleştirmeye eğilimlidir. Yapabileceğimiz en iyi şeyin ideolojik inşadan ibaret olan bu kimlikleri tanımak, beslemek hatta fetişleştirmek olduğunu düşünür ve öyle hareket eder.

3) “Eleştiri” ve hatta “siyaset”in doğasını yeniden tanımlama çabasındadır; onu kolektif kapitalizm karşıtı örgütlenmeden ayırıp kapitalist düzene herhangi bir tehdit oluşturmayan insanlar arası pratiklere dönüştürmeye çalışır. Irka dayalı liberalizmle, şirketleştirilmiş çokkültürcülükle uzlaşır ve maddi dönüşümler yerine sembolik eylemleri tercih eder.

4) İktidar sınıfının elinde başarılı bir silaha dönüşmüştür: Belirli tahakküm biçimlerine karşı mücadeleyi, bu tahakkümleri mümkün kılan maddi düzeni dönüştürme çabalarından ayırmaya hizmet etmiştir (ABD’de Demokratlar’ın “ırkçılık karşıtlığı” bu anlamda iyi bir örnektir). Aynı zamanda solu bölmek, onun aktivizmini farklı kimlik gruplarına ayırmak ve şirketler tarafından finanse edilen STK’lar aracılığıyla başkaldıran toplumsal hareketleri etkisiz hâle getirmekte de etkilidir.

Şunu da not etmekte fayda var: Amerikan akademisinde kimlik politikası öne çıktıkça, birçok çevrede bu konu entelektüel besinini French Theory’den aldı (Bununla küresel teori endüstrisinin Foucault, Derrida, Kristeva, Deleuze, Lacan ve benzerleri ile bağdaştırılan ürününü kastediyorum). French Theory’nin söylem analizi lehine tarihsel materyalizmden yüz çevirmesi ve farklılığa yönelik sözde etik kaygısı, bu gerici politikaya entelektüel incelik sağlamak için bir alan (hatta zaman zaman söylemsel gösterilerin ortaya çıkardığı göz boyamacılığının ürünü olan radikallik görünümünü) yarattı.

Küresel kapitalizm altında işleyen baskın bilgi üretim aygıtında kimlik politikasının ve French Theory’nin yaygın biçimde teşvik edilmesi, meseleye azıcık ilgi gösterenlerin bile onların sisteme bir tehdit oluşturmadığını anlamasına yetecek bir ipucudur. Aksine, bu insanlar benim radikal telafi-edici dediğim şeyin birincil entelektüel gücünü oluştururlar. Bu kavramla anlatmak istediğim şey şudur: Başkaldıran güçleri mevcut sistemin içine çekmek için üretilen radikallik görüntüsü. Aşırı karmaşık olması sebebiyle çoğu insanın gerçek sosyo-ekonomik mücadelelerden ne kadar uzak olduğunu fark edemediği sembolik anlam sistemleri de buna dahildir. Onların mottosu, “Her şey sembollerden ibarettir, öz yoktur”dur, ve komünizm fikrine karşı yürütülen entelektüel dünya savaşına büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Liberalizm & Faşizm

Foucault makalemle aynı zamanda yayımlanan dört makalelik bir yazı dizisinde bu ilişkiyi ayrıntılı bir biçimde ele almıştım (viii). Özetle şunu gösteriyorum: Liberalizm, faşizme karşı bir cephe oluşturamaz. Tersine, “klasik faşizm” dedikleri şey, yani 20. yüzyılın başında İtalya ve Almanya’da ortaya çıkan siyasi projeler, tam da burjuva demokratik yönetimlerin içerisinde iktidara geldi. Büyük sanayi sermayesinin finansal desteği ile Mussolini ve Hitler, küçük burjuva tabanını milliyetçi, sömürgeci ve komünizm karşıtı bir tasarı etrafında harekete geçirmek için modern propaganda yöntemlerini kullandılar. Her ikisi de ülkesinin yasal normlarını takip ederek iktidara geldi. O aşamadan sonra üstlendikleri işi yapmaya koyuldular; işçi sınıfı örgütlerini ezip geçtiler ve büyük sanayi sermayesinin işine yarayacak sömürgeci işgal savaşlarını başlattılar. Bu savaşların en önemlisi de “Uzak Doğu”da Bolşeviklere karşı yürüttükleri savaştı.

Bu makalelerde Naziler ve faşistlerin savaşın sonunda nasıl alt edildiklerini de açıklıyorum. ABD Ulusal Güvenlik devleti -ki sözde temsili liberal demokrasi kılığında işliyordu- komünizme karşı yürüttüğü uluslararası savaşında binlerce faşisti kiralayıp konuşlandırdı.

Nihayetinde Foucault’nun çalışmalarını değerlendirmemiz gereken tarihsel bağlam budur. Savaş sonrası Fransa, küresel hegemon olarak ortaya çıkan ABD için en önemli ideolojik savaş meydanlarından biriydi. Fransa’nın Nazilerle iş birliği dolayısıyla sağın itibarı sarsılmıştı. Nazilerin komünistler tarafından alt edilmesi de savaş sonrası Fransız entelijansiyasının Marksizm’i benimsemesini kolaylaştırmıştı. Amerikan Ulusal Güvenlik devleti tarafından üstlenilen görevlerden biri, -özellikle Fransa ve İtalya’da- Batı Avrupa entelijansiyasını çok farklı düzeylerde ve çok çeşitli metotlarla Marksizm’den yüz çevirmeye teşvik etmekti. French Theory ile anılan kuşağının diğer entelektüelleri gibi Foucault da bu süreçte önemli bir rol oynadı. Küresel teori endüstrisi tarafından bu kişilerin “radikal” düşünürler, tüm dünyadaki teorisyenlerin okuması gereken entelektüel öncüler olarak sunulması şaşırtıcı olmasa gerek. Devrimci projeden yoksun söylemsel “eleştiri” biçimleri, dünyayı değiştirme sürecinde olan tehlikeli teori biçimlerine karşı kullanışlı bir panzehir oldu.

Eşitlik & Özgürlük

Eşitlik ve özgürlük arasındaki karşıtlık, sahte zıtlıklar ideolojisinin bir sonucudur. Bu karşıtlık büyük ölçüde kapitalizm ve komünizm arasındaki eski savaş, yani Soğuk Savaş tarafından körüklendi. Komünizm sosyo-ekonomik eşitliğe yatırım yaparken kapitalizm tabii ki bunu yapmıyordu. Dolayısıyla kapitalizm taraftarı entelektüeller imkânsız bir görev üstlendiler: kapitalist sistemin bayrak olarak taşıyabileceği bir değer bulmak. Çözümü “özgürlükte” buldular, çünkü şurası çok netti: Sosyalizm, tam olarak iktidar sınıfının kâr adına insanları köleleştirmesi, sömürmesi ve onların tüm yaşam olanaklarını yok etmesi anlamına gelen serbest girişim özgürlüğünü ortadan kaldırıyordu. Dahası, çalışıp didinen kitlelere ilişkin; iktidar sınıfının medyasının, kültürel ve eğitsel aygıtlarının ideolojik kampanyası son derece tutarlı ve açıktı: Onlara (ilkesel olarak) özgür olduklarını tekrar tekrar söylüyorlardı, ancak bu özgürlüğü anlamlı bir biçimde kullanmaları için gerekli olan maddi kaynakları onlardan sakınıyorlardı.

Bu sahte karşıtlığın maskelediği şey şuydu: Bir kişinin resmi özgürlüğünü somut gerçekliğe taşıyabilmesi için gerekli olan güç ve maddi kaynaklar olmadığı sürece salt özgürlüğün bir anlamı yoktur. Örneğin ilkesel olarak benim ABD Başkanı olma özgürlüğüm var. Ne var ki iktidar sınıfı ve onun siyasi elitleri ile derin ilişkileri olan bir milyoner olmadığım için, bu özgürlüğün nihayetinde bir anlamı yoktur, çünkü bu özgürlüğü asla hayata geçiremeyeceğim. Bunun için daha fazla sosyo-ekonomik eşitlik gerekirdi. Walter Rodney bu gerçeği şu satırlarında çok net bir biçimde ortaya koyuyor: “1917 sonrasında Sovyetler Birliği’nde özgürlük genişliyordu, çünkü gerçek özgürlük kültürel ve ekonomik eşitliğin bir fonksiyonudur.” (ix)

Notlar:

[i] Bkz. Gabriel Rockhill, “Foucault: The Faux Radical,” The Philosophical Salon of the Los Angeles Review of Books (October 12, 2020): http://thephilosophicalsalon.com/foucault-the-faux-radical/?fbclid=IwAR3RA_8YDdIAHl77HUQf5YPz-6Tlfja2MH9KJc1Vut_026GzA2oroxel3BA (Erişildi: 11/26/20).

[ii] Can Uğur ile söyleşi: http://solsiyaset.org/ (Erişildi: 10/25/20).

Dag Eivind Undheim Larsen’in makalesi: https://klassekampen.no/utgave/2020-11-23/kaller-foucault-falsk-radikal?fbclid=IwAR0N3DW033H2Q0uMlsSi6b2GCf-YPkY8m1H84K7Xv8UPZgngItZhyNEsuAg (Erişildi: 10/25/20).

[iii] Gabriel Rockhill, “The CIA Reads French Theory: On the Intellectual Labor of Dismantling the Cultural Left,” The Philosophical Salon of the Los Angeles Review of Books (February 28, 2017): http://thephilosophicalsalon.com/the-cia-reads-french-theory-on-the-intellectual-labor-of-dismantling-the-cultural-left/ (accessed on 10/25/20).

[iv] Bkz. Thomas W. Braden, “I’m Glad the CIA Is ‘Immoral,’” Saturday Evening Post (May 20, 1967).

[v] Directorate of Intelligence, “France: Defection of the Leftist Intellectuals” (December, 1985), CIA-RDP86S00588R000300380001-5: https://www.cia.gov/library/readingroom/document/cia-rdp86s00588r000300380001-5 (accessed on 10/25/20).

[vi] Ibid.

[vii] Kimlik siyasetini daha iyi anlamak için bkz. Barbara ve Karen Fields, Barbara Foley, Adolph Reed Jr., and William I. Robinson’ın eserleri.

[viii] Söz konusu makaleler:

“Fascism: Now You See It, Now You Don’t!,” CounterPunch (October 12, 2020): https://www.counterpunch.org/2020/10/12/fascism-now-you-see-it-now-you-dont/; “Liberalism and Fascism: Partners in Crime,” CounterPunch (October 14, 2020): https://www.counterpunch.org/2020/10/14/liberalism-and-fascism-partners-in-crime/; “The U.S. Did Not Defeat Fascism in WWII, It Discretely Internationalized It” CounterPunch (October 16, 2020): https://www.counterpunch.org/2020/10/16/the-u-s-did-not-defeat-fascism-in-wwii-it-discretely-internationalized-it/; “Liberalism & Fascism: The Good Cop & Bad Cop of Capitalism,” Black Agenda Report (October 21, 2020): https://www.blackagendareport.com/liberalism-fascism-good-cop-bad-cop-capitalism?fbclid=IwAR08vI0WPWWeLlv6Bc2hze67hvuy-w1vBXcVI_EDRnwH0XyShDfbaupPe3Y (all accessed on 10/25/20). A brief overview of these articles is available in this interview on Chris Hedges’ On Contacthttps://www.youtube.com/watch?v=GNd1yvz71_4&t=834s (accessed on 1/25/21).

[ix] Walter Rodney, The Russian Revolution: A View from the Third World (London: Verso, 2018), p. 184.

Yazarın diğer makaleleri:

https://www.ekdergi.com/author/gabrielr/