Uzun yıllardır Berlin’de yaşayan yazar-çevirmen Emrah Cilasun ile kentin dünü ve bugününü konuştuk.

“Aykırı Berlin” isimli bir gezi kitabı hazırlıyorsunuz niçin Berlin?

Takdir edersiniz ki bitmemiş bir kitap hakkında fazla kopya vermek istemiyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim. 1244’de kurulan bu şehir, sadece Almanya açısından değil aynı zamanda dünyayı da yakından ilgilendiren koca bir tarihi bünyesinde barındırmakta. Bu tarih siyasetten sanata, bilimden tekniğe, felsefeden mimariye, emperyalist savaştan devrimci başkaldırıya kadar insanlık tarihi açısından bir dizi olumlu ve olumsuz ögeyi içermekte.

Berlin’i ayrıksı ya da aykırı kılan nedir?

Berlin 1800’lerden itibaren hızla, sadece Alman devletinin kapitalist, sömürgeci ve daha sonra da (iki dünya savaşının baş sorumlusu) büyük bir emperyalist ülke olarak idare mekanı değildi. Berlin aynı zamanda, sanatın ve entelektüel dünyanın, felsefenin ve bilimin ilaveten de devrimci ve komünist fikirlerin de Avrupa’daki önde gelen merkezlerinden biriydi. Yani? Yani bu şehir aynı zamanda aykırıların da şehriydi.

Düşünün bir. Bu şehirden kimler geldi geçti… Felsefenin ustaları Kant, Hegel ve Marx… Edebiyatın ustaları Schiller, Lessing ve Kleist… Saymakla bitmez. Tüm bu entelektüeller ve sanatçılar aykırılıklarıyla insanlık tarihine adlarını yazdırdılar. 

Berlin Duvarı Haritası

Devrim ve komünizmin tarihi açısından da bu şehir büyük hadiselere ve simalara ev sahipliği yaptı. En bilineni tabii ki 1918 Kasım ayaklanması ve ardından Spartaküsler diye de bilinen, ayaklanmanın önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in, Alman Sosyal Demokratlarının siyasi desteği sonucu hunharca öldürülmeleridir. O ayaklanmada Berlin’de bulunan mesela Ethem Nejat gibi kimi Türkiyeli öğrenciler de Spartaküslerin saflarına katılmış, daha sonra Türkiye Komünist Partisi’nin kurucuları arasında yer almış ve Mustafa Suphi ile birlikte Karadeniz’de katledilmişlerdir.

Türkiyelilerden bahsetmişken… Muhsin Ertuğrul ilk film oyunculuğu tecrübelerini bu şehirde yaptı. Sabahattin Ali bu şehirde okudu (1928-30). Nazım Hikmet ilk defa dünya gençliğine bu şehirden seslendi. Nice isimsiz Anadolulu komünistin ve devrimcinin yolu Berlin’e düştü. Demem o ki Berlin aynı zamanda Türkiyeli aykırıların da bir nevi merkeziydi. 12 Eylülcülere teslim edilmek istenen Cemal Kemal Altun bu şehirde mahkeme binasından atlayıp, intihar etti. O yasaklı yıllarda Şener Şenler, Tuncel Kurtizler, babam Ali Haydar Cilasun ve annem Rüçhan Tolgay ünlü yönetmen Peter Stein’ın Schaubühne Tiyatrosu’nda sahne aldılar.

Emrah Cilasun

Evet, kültür ve politika olarak tarihsel ve toplumsal bir geçit. Başka aykırı isimler de var. Benim aklıma Ermeni komitacılar geliyor. Tabi Ermeni Komitacılar tarafından öldürülen İttihatçılar geliyor. Talat Paşa, Dr. Bahaeddin Şakir, Cemal Azmi Bey vb.

Dediğin gibi… 1921’de Talat, 1922’de de Bahaeddin ve Cemal sokak ortasında Ermeni komitacılar tarafından öldürüldüler. Bunlar bilinen ve öne çıkan hususlar. Beni burada daha çok ilgilendiren hep arkada kalan detaylar olmuştur mesela; bunlar ilkin Berlin’deki “Türk Şehitlik Mezarlığı”na gömülmüşlerdir. Biliyor musun? Bugün artık “gurbetçilerin” defnedildiği bu mezarlığa neden “şehitlik” denildiğini hep merak etmişimdir. “Şehit” görev anında öldürülen devlet memuruna verilen payedir. Talat, Bahaeddin ve Cemal, Berlin’de vurulurlarken herhangi bir resmi devlet görevine sahip değillerdi. Bilakis, İstanbul’da kurulan Savaş Suçluları Mahkemesi’nde gıyaben yargılanmaktaydılar. Neyse… Daha sonra 1943’de (Nazi döneminde) Talat’ın kemiklerinin Türkiye’ye verilmesi, İstanbul’da devlet töreniyle tekrar defnedilmesi; İttihatçılar, Naziler ve rejim arasındaki aynı ideolojik dalga boyunu göstermesi açısından ilginçtir.

Fakat bunların dışında o yıllarda başka ünlü İttihatçılar da Berlin’de yaşamışlardır. Mesela şimdiki Alman Savunma Bakanlığı’nın (o zamanlar adı Savaş Bakanlığı idi) tam karşısındaki Gentiner sokağında ikamet etmekte olan meşhur İzmir valisi Rahmi Bey gibi. Hani şu 1914-1918 arası döneminde savaş vurgunculuğu, vagon kaçakçılığı yapan; Mondoros sonrası İzmir’de özerk cumhuriyet teşebbüsüyle Antant’ın teveccühünü kazanmak isteyen Rahmi Bey.

Ama belki biliyorsundur Rahmi’yi daha meşhur kılan hadise, annemin dedesinin (Reşit Bey) kardeşi Ethem’in (Çerkes Ethem) bu Rahmi’nin oğlunu kaçırıp, fidye almasıdır. Tabi işin esası İttihatçı kliklerin birbirleriyle olan çatışması ve Ethem’in, Rauf Orbay vasıtasıyla Rahmi’nin üzerine sürülüp, onun siyaseten saf dışı bırakılmasıdır (ki bunu Çerkes Ethem, Baki İlk Selam’da ayrıntılarıyla yazdım). Tabi konunun bir de magazinel bir tarafı var. Daha doğrusu Audrey Hepburn boyutu var!!!! Nasıl mı? Bak anlatayım. Audrey, esasen Hollanda asıllıdır. Dedesi o yıllarda İzmir’de büyük bir çiftlik sahibidir ve vali Rahmi ile de araları çok iyidir. Ethem, Audrey’nin dedesinin çiftliğini basınca ister istemez Rahmi ile karşı karşıya gelir. Ardından da İttihatçı klikler arasındaki çelişkilerle birlikte iş daha da dallanıp budaklanır. Nereden nereye! Esas benim anlatmak istediğim yıllar sonra Ethem ile Rahmi’nin yollarının birbirlerini görmeseler dahi Almanya’da tekrar kesişmiş olmasıdır.

1921’de Ankara tarafından tasfiye edildikten sonra Ethem, ilkin Atina’ya bir sene sonra da rahatsızlığından ötürü Frankfurt yakınlarındaki Königstein’da bulunan bir sanatoryuma tedavi görmek için gider. (Görüyor musun nasıl da laf lafı açıyor. Yıllar sonra Ethem’i burada tedavi eden Yahudi asıllı Prof. Dr. Spinak, 2. ya da İkinci Dünya savaşında Almanya’dan kaçıp ABD’ye sığınacaktır. Fakat orada da doktorluğu kabul edilmediği için uzun yıllar, ölene kadar Franz Werfel’in hasta bakıcılığını yapacaktır.) Bu bölge Fransız işgali altında olduğu için Alman devlet otoritesi burada geçerli değildir.

Fakat Rahmi, Ethem’in Almanya’da olduğunu bir şekilde öğrenir. Vaktiyle oğlunu kaçırıp, fidye aldığı için Ethem hakkında suç duyurusunda bulunur ve Alman makamlarından Ethem’in yakalanmasını talep eder. Alman emniyeti de bütün polis teşkilatına, görüldüğü yerde Ethem’in yakalanması için yazılı talimat çıkartır. Fakat Ethem bir kaç ay sonra, Alman polisine yakalanmadan ülkeyi terk eder.

Bu bahsi kapatmadan bir de bahsettiğin Ermeni Komitacılara ilişkin bir şeyler söylemek isterim. Yıllar sonra –Nazi döneminde- bu Ermeni Komitacılar, Berlin’de bir dernek oluşturdular. Gönüllü SS birliklerine adam toplamaya çalışmaktan tut da, Bakü ve Erivan’dan dinlenebilecek seviyede Azeri ve Ermeni dillerinde Nazi yanlısı radyo yayınları yaptılar. Velhasıl göstermek istediğim Türk-Ermeni ırkçıları arasındaki düşmanlığın çok daha büyük bir ırkçılığın bayrağı altında nasıl bir araya geldiğidir.

Muhsin Ertuğrul Türk tiyatrosunun temellerini attı. Kurucu özellikleri açısından biçimsel bir yön taşısa da Türk tiyatrosuna bir “yenilik” getirdi. Sabahattin Ali ise en önemli eserine soluk veren Kürk Mantolu Kadın (Madonna değil miydi?)’ı yazdı. Berlin meselesi olan sanatçılar için önemli aura ne dersiniz?

İşin bir iktisadi bir de üst yapıyla alakalı boyutu var. Almanya’nın dünyayı sömürerek elde ettiği sermaye burada birikiyor. Bu sermaye birikiminin Almanya’da üretim ilişkilerine yansıması var. İdeolojik boyut ise toplumun üst yapısındaki burjuva fikriyatın niteliği… Bunun beraberinde getirdiği görece bir “özgürlük” var. O dönemde bunların fersah fersah gerisinde kalmış bir ülke olan Türkiye’den gelen bir entelektüel açısından bu saydıklarımın sonuçları (sorgulamadığı için), Almanya’da gördükleri bir vahaya benzemektedir. Tüm bu talan sonucu elde edilen zenginliğin beraberinde getirdiği aydınlanma ve gelişmişlik, Berlin gibi bir şehrin mimarisinden ve doğasından (ki şehrin diğer Avrupa şehirlerine nazaran her zaman çok yeşil olmasına dikkat edilmiştir) gece hayatına, sanatına, entelektüel ve bilim dünyasına yansıması kaçınılmazdır. Bence “aura” bu olmalı. Aksi takdirde bunlar olmasa, Berlin genellikle gri olan ve kasvet çöktüren havasıyla insana, entelektüele veya sanatçıya ilham verecek bir auraya sahip değildir.

Berlin’de ne gördüler? Sabahattin Ali özelinde konuşursak sanırım Kürk Mantolu Madonna’yı tekrar okumamız gerekiyor.

Biliyorsun Sabahattin Ali, 1928-1930 arasında Berlin’deydi. Dünya çapında yaşanmakta olan o büyük mali kriz yıllarında Almanya enflasyonun doruk noktasındaydı. Başka yerlerde olduğu gibi Alman toplumunda da makasın ucu bir hayli açılmıştı. O yıllarda aynı anda sersefil, perişan, açlıktan nefesi kokan insanları da, gece kulüplerinde şampanya patlatan zenginleri de görmek, yaşamak mümkündü. Berlin’in bugün de meşhur olan bahçe kolonilerindeki sobasız, kanalizasyonsuz baraka evlerinde Polonyalı gurbetçiler, fahiş fiyatlara aileleri ile birlikte yaşarken, insanlar yegane yiyecekleri olan patatesleri bu bahçelerde yetiştiriyorlardı. İç içe avlulardan oluşan yüksek tavanlı, şaşalı binaların ön cephelerinde, 5-8 odalı Berlin sobasının bulunduğu daireler, subaylara, zenginlere ve yüksek memurlara tahsis edilirken, binanın arka cephelerine doğru, tuvaletleri merdiven aralığında olan tek odalı dairelerde hizmetçiler; daha arka cephelerde ise gene böylesi dairelerde, vardiyalı yatak paylaşan gündelik işçiler kalıyordu.

İşte böylesi bir dönemde Münih civarlarında çoktandır mayalanmakta olan Nazi partisi ve onun üniformalı yandaşları, bir veba salgını misali şehre yayılmakta, makasın açılan uçlarını kendisi için bir avantaj telakki etmekteydi. Şehirde birikmekte olan öfkeyi Naziler daha evvel gördükleri için önde gelen kadrolarından Dr. Göbels’i (Sabahattin Ali’nin bu şehre gelmesinden iki sene evvel) Berlin’e yollamışlardı.

Şehrin yoksulları ve işçileri arasında o dönemin tartışmasız gücü Alman Komünist Partisi’ydi. Neuköln, Weding gibi işçi semtleri mesela “zıl Weding” diye anılırdı. Keskin çelişkiler ve bu fay hatları, nihayet ‘Kanlı Mayıs’ diye bilinen 1929 olaylarıyla birlikte ayyuka çıktı. Sonuç, 33 ölü ve yüzlerce yaralıydı.

İşte bu ortamda entelektüeller ve sanatçıların dünyasında ise büyük ölçüde bohemliğin gölgesi baskın gelmekteydi. Bu bir yandan gündelik hayattan kaçıştı. Toplumla kendisi arasındaki çelişkiyi, iç dünyası ile kendisi arasındaki çelişkiyi anlamaya, çözmeye çalışan ya da bunları beceremeyen entelektüel ve sanatçının arayış içerisinde olduğu andı. O yüzden bu dönem, yoğun felsefi ve siyasi tartışmaların ve iç hesaplaşmaların da yapıldığı bir dönemdi. Kanımca te böylesi bir dönemin ürünü olan Kürk Mantolu Madonna’yı ve tasvir ettiği karakterleri, bir de bu ortamı göz önünde bulundurarak hakikaten okumak gerekir.

Berlin’i Berlin yapan bu tarihin entelektüel-kültürel ve politik merkez olması ile bugün bu özelliklerin massedilip turizme içerilmesini nasıl değerlendirmek lazım?

Geçtiğimiz beş sene arşiv çalışmalarım vesilesiyle Paris ve Londra’da yıllar sonra tekrar bulunma fırsatım oldu. Ve oralarda Berlin’in “değerini” kavradım! Berlin, hem yaşayanlar hem de turistler için başka Avrupa ülkelerine nazaran, görece ucuz bir şehir. Paris’te 5 Avro’ ya kahve içerken Berlin’de aynı fiyata karın doyurmak mümkün. Tüm bunlar tarihiyle ve etkinlikleriyle birlikte Berlin’i önemli bir turist çekim merkezi yapıyor. Tabi bunun altında talan sayesinde yerleşmiş olan köklü Alman “sosyal devlet” anlayışı yatmakta. Gerçi bu, son yıllarda epey budandı ama diğer Avrupa şehirlerine nazaran hala etkisini korumakta.

Şehre gelen turiste ise bu talan sayesinde elde edilmiş zenginlik anlatılmıyor. Bilakis, “çalışkan Alman ulusunun” neleri başardığı veya Alman şovenliğinde Batı ile yıllarca yarışan Doğu Almanya’nın sahte sosyalizmi şahsında muazzam bir antikomünizm vaaz ediliyor.

Tarihsel ve siyasal dokunun müzeye çevrildiği bugünlerde gezintinin nesnesi bir şehir olarak Berlin’den bahsetmek mümkün mü?

Evet, mümkün. Çünkü burada yabancıların yaşadığı mahallelerle, adı sanı bilinmeyen müzik, tiyatro, dans gruplarının gösteri yaptığı izbelerle; resmi Alman tarihinin dışında, özgür düşünce için mücadele vermiş insanların bunun bedelini hayatlarıyla ödedikleri mekanlarla, caddelerle, sokaklarla görülecek, yaşanacak aykırı, underground bir şehir var. Özcesi mutlaka görülmesi gereken bir Berlin var!

Mutlaka görülmesi gereken bir Berlin varsa bu yerler nereler olabilir?

Her şeyden evvel bu şehre, sokakları kaplayan altın sarısı ağaç yapraklarından ötürü “Altın Sonbahar” denilen dönemde veya yazın gelinmelidir. Aksi takdirde ıslak soğuğu, sürekli yağan yağmuru, gri bulutlarıyla insanın “ümüğünü donduran” kışı çekilecek gibi değildir.

Bu mevsimlerde gelindiğinde ise bence işe bir kanal turuyla başlanmalıdır. Şehri boydan boya ve enlemesine kesen kanallarda yapılacak bir tur, şehrin dokusu ve mimarisi hakkında bir fikir verecektir. Bunu izlemesi gerek ikinci bir adım ise, güneşli bir günde Alexander meydanındaki TV kulesine çıkıp şehre tepeden bakma olmalıdır.

Görülmesi gereken yerlere gelince… Müzeleri, sanat galerilerini ve tarihi mekanları burada sıralamanın bir anlamı yok. Bunları zaten turist rehberlerinde bulmak mümkündür. Ama o rehberlerde anlatılmasına rağmen mutlaka görülmesi gereken ve hatta böylece yaşanarak solunması gereken yerler vardır. Bunların başında benim Underground sanat diye tabir ettiğim Friedrichshain, Prenzlauerberg, Kreuzberg ve Neuköln’deki sanat atölyeleri, irili ufaklı tiyatrolar, sinemalar, okumaların yapıldığı küçük kitabevleri ve/veya cafe-barlar gelmektedir.

Vaktiyle Batı Berlin’de ‘Alamancılar’ın yoğunlukla yaşadıkları ve hatta bir dönem pasaportlarına vurulan ‘taşınma yasağının’ olduğu Weding, Kreuzberg ve Neuköln gibi gettolar gezilip görülmelidir. Bunu birkaç açıdan yapmak gerekir; birincisi bu semtler eski Berlin’in köklü işçi semtleridir. İkincisi, Doğu ile Batı Berlin’i bölen duvarın geçtiği semtlere hiç kimse taşınmazken, o dönem küflü, rutubetli, nemli, tuvaletleri dışarıda bakımsız, ucuz kiralı bu evlere ‘Almancılar’ çok çocuklu aileleri ile taşınmaya adeta “mecbur” bırakılmışlardır. Şimdi artık restore edilmiş ve adına “gentrifizierung” denilen şehir planlamacılığıyla, ateş pahası fiyatlara kiraya verilen bu semtler, pahalılığından ötürü buraları terk etmek zorunda bırakılan ve artık nesli tükenmekte olan ‘almancılarla’, Almanya’nın batısından Berlin’e taşınmış zengin ailelerin öğrenci veletlerinin ve genç Yuppi çiftlerinin “getto”suna dönüşmüştür. Turistlerin sokaklarını arşınladıkları bu semtlerde siyah organik ekmeğin 4.60’a satıldığı Bio dükkanla, pidenin 1 Avroya satıldığı Türk bakkalları yan yanadır. Veya vegan/vejeteryan restoranla Adana Ocak Başı karşı karşıyadır.

Şehrin yeşil ve genel doğa dokusunu, sessizliğini yaşamak istiyorsanız mutlaka ya şehrin göbeğindeki 210 hektarlık büyük Tiergarten parkını; etrafını parkların sarmaladığı, irili ufaklı gölleri ya da şehrin çeperlerindeki büyük ormanlık alanları ve devasa gölleri gidip görmelisiniz. Oraları gezmenizin bir diğer faydası da hem eski tarihi hem de bugünkü Berlin aristokrasisinin malikaneleri hakkında bir fikir edinecek olmanızdır.

Berlin diğer şehirlere oranla çok sayıda farklı ulus ve milliyetleri bünyesinde barındırıyor. Peki, bu çeşitlilik Berlin’in sosyal dokusu ve yaşantısında ne türden sonuçlar doğuruyor?

İlk etapta aynı anda iki şeye yol açıyor: Hem yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa hem de yabancılardan yana, kozmopolitliğin savunulmasına.

Özellikle de son bir sene içerisinde gelen Suriyeli, Iraklı, İranlı ve Afganlı mültecilerle birlikte bu yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bütün bir toplumu boydan boya etkiledi. Şu anda ciddi ciddi, içten içe bir kaynama yaşanmakta ve bu kaynamanın patlaması her an mümkün gözükmektedir. İşin ilginç yanı burada ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, mono blok Almanlarla – Alman olmayanlar arasında yaşanmakla kalmıyor aynı zamanda –mesela – 15-20 senedir bu şehirde yaşayan küçük dükkan sahibi bir Türkiyeli de mültecilere istinaden “ne işleri var burada? Çekip gitsinler” diyebiliyor. Kendi çektikleri ıstırapları anlaşılan pek çabuk unutmuş olan bu “kıdemli” yabancıların Alman ırkçılarını aratmayan bu tavırları, pek tabii ki çocuklara da yansıyor ve okullarda mülteci çocukları, “kıdemli” yabancıların çocuklarıyla, Alman çocukları tarafından dışlanıyorlar. Okul demişken… Başka ilginç şeylerde yaşanıyor. Mesela yabancı düşmanlığına karşı kararlı bir tavır sergileyen bir Alman, gene de çocuğunu yabancıların fazla oldukları bir okula gitmesini, eğitim kalitesinin düşük olmasından ötürü istemiyor. Velhasıl tüm bunlar, altta, derinde oluşmakta olan fay hatlarının sadece minnacık emareleri.

” Son olarak mevcut güncellikle ilgili ayrı bir pencere açmak istiyorum. Türkiye’deki siyasal gelişmelere bağlı olarak yurt dışına, özellikle Almanya’ya vasıflı diyebileceğimiz “beyin göçü” yaşandı, yüksek eğitimli belirli becerilere sahip bu katman, politik gidişattan rahatsız fakat bu rahatsızlık politikadan kurtulmak olarak düşünülüyor; ama gerek Almanya genelinde gerekse de Berlin özelinde AKP’ye yüksek oylar çıktığı düşünülünce politikadan kurtulmak için politika yapmanın kaçınılmazlığı ortaya çıkıyor. Paradoks nasıl açıklanmalı?”

Siz bir nevi “AKP’den kaçtılar ama orada da karşılarına AKP çıktı” diyor ve bu “kaçışın” bir “paradoks” olduğunu saptıyorsunuz. Dar anlamda böyle denebilir. Ama “global” denilen emperyalist/kapitalist dünyadan “kaçış” mümkün olmadığı için, derinlikli bakıldığında çok daha “paradoksal” bir durum söz konusu. Bu insanlar evet, AKP “yağmurundan” kaçtılar ama daha hala Türkiye’ye odaklandıkları için çok daha beter bir “doluya” tutulduklarının farkında değiller.

Zira Türkiye’de yaşadıkları dönemde, bütün bir son yirmi otuz yıl boyunca ezberledikleri Weber, Popper, Ahrendt, Orwell, Habermas teorileri çöktü. 1945 sonrası, Batılı emperyalist/kapitalist toplumları bir arada tutan liberal-burjuva demokratik değerlerden oluşan tutkal artık etkisini yitirdi. Neredeyse 1920’ler ve 30’lardaki gibi kara faşizm bulutları, Atlantik ötesinden gelip tüm kıta Avrupa’sının üzerine oturdu.

Avrupa’nın dört bir yanından gelip Varşova’da yürüyen 90 bin postallı faşist, İtalya’da iktidara kurulan faşist, Fransa’da seçimi kıl payı kaybeden faşist, Hollanda’da hükümete ayar veren faşist, Avusturya’da iktidara ortak olan faşist, Macaristan’da yabancı avını başlatan faşist ve 1949 sonrası Almanya’da ilk defa Federal Meclis’e giren faşist, “Alice harikalar diyarında” masalını yer ile yeksan eyledi. Üstüne üstlük bu faşist anaforu “popülizm” diye küçümsemeye çalışan burjuva demokratik partilerin yelkenlerini sağa savrularak şişirme gayretleri, faşistlerden rol çalma çabaları, burjuva demokrasisi için beslenen ümitlerin üzerine adeta tüy dikti. Çünkü tıpkı Weimar Cumhuriyeti’nde olduğu gibi, burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olan burjuva demokrasisinin bağrından seçimle, “nur topu” gibi bir faşizm peydahlandı.

Bakın, geçen sene yapılan seçimlerin ardından ancak beş buçuk ay sonra zar zor kurulan büyük koalisyon hükümetinin her an çökmesi beklenmekte; bugün Almanya’da siyasi bir krizden bahsedilmektedir. Bu, savaş sonrası Almanya tarihinde bir ilktir. Ülkenin önde gelen gelen gazetelerinden biri olan Die Zeit’ın geçenlerdeki uzun başlığı şöyleydi: “Dayanmak mı yoksa Kaçmak mı? Angela Merkel’in Dramı –O, yıllarca Almanları dünyanın vahşetinden uzak tuttu. Şimdi ise iktidarı kaybetmesine ramak kaldı.” İç sayfadaki başlıkta çevrilmeye değer: “Gitme vakti mi? Şayet Angela Merkel giderse, artık Almanlarla hakikat arasında bir şey kalmamakta. Almanlar bu duruma hazırlıklı değil.”

Tüm bunları iki dünya savaşının bu ülkeden çıktığı gerçeğiyle birlikte okursanız durum son derece vahimdir.

Dünyanın talanı üzerine bina edilmiş, tüketim ve asalaklıktan beslenip, “demokrasinin nimetlerinden“ bahseden ve “Alman” olmaktan gurur duyan küçük ve orta burjuvazinin önemli bir kesimi maalesef hala bohemliğin etkisinde olduğu için bu vahim durumu hafife almaktadır. Türkiye’den gelen yeni göçmenler tabii ki ilk etapta bu kesime bakıp, bu kesimden etkilendikleri için ya durumun vahametini görememekte ya da görseler bile “güçlü Alman demokrasisi”nin bu vahametin üstesinden geleceğine inanmakta.

Oysa faşizm tehlikesi, sağa savruluş, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı boydan boya bütün bir Alman toplumunu girdabına almıştır. Eninde sonunda yeni gelen göçmenler de bu tehlikeyi ve tehdidi enselerinde hissedeceklerdir.

60’ların ortalarında, yarı feodal ortamdan Alman kapitalist toplumuna adeta ışınlanan “birinci nesil” Türkiyeli göçmenler ve onların devamı niteliğindeki şimdiki “Alamancılar”, yukarıda bahsettiğim tehlikeye karşı kurtuluşlarını ve umutlarını, kendilerine “gururlu, başı dik bir Müslümanlığı ve Türklüğü” vaat ettiği için sahte kurtarıcı AKP’ye bel bağlamışlardır.

Burada, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım iki miadını doldurmuş model arasındaki çatışma kendisini bir kez daha göstermekte. Bu adeta “böl, parçala, yönet” üçlemesinin tablosudur. Bir tarafta AKP ve İslam köktenciliğinin “yağmurundan” kaçıp, Almanya’daki faşizm ve sağ sapma “dolusuna” tutulacağının farkında olmayan ve/veya “güçlü Alman demokrasisinin” nasıl olsa bu işin üstesinden geleceğini düşünen yeni göçmen “Beyaz Türkler”; öte yanda Alman şovenizminin kalıba sokma çabalarına karşı AKP ve İslam köktenciliğinin girdabına kapılan “Alamancılar”.

Emrah Cilasun
1966’da İstanbul’da doğdum. 1975’de annem ve babamın sahibi oldukları tiyatro yasaklanıp, ardından her ikisini de ağır hapis cezaları bekleyince, pılıyı pırtıyı toplayıp Almanya’ya iltica ettik. Başından peri büyük ilgi duyduğum siyasete ve siyasi mücadeleye 15 yaşında başladığım için Almanya’da okul hayatım topu topu 3 sene sürdü. 1978’den beri Berlin’de yaşıyorum. Tarih araştırmacılığı, belgeselcilik ve çevirmenlik yapıyorum.
Kitapları:
  • Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya – Bilinmeyen Yazılar (Belge Yayınları, 1994)
  • İbrahim Kaypakkaya’nın hayatını anlatan belgesel: Kırmızı Gül Buz İçinde (1998) (El Yayınları, 2008)
  • Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim Öldürdü? (Agora Kitaplığı, 2008)
  • “Baki İlk Selam” – Çerkes Ethem (Agora Kitaplığı, 2009)
  • Yeni Paradigmanın Eşiğinde: ‘Bediüzzaman’ Efsanesi ve Said Nursî Gerçeği -Yabancı Arşiv Belgeleriyle (Patika Kitap, 2015)
Çeviriler:
  • Helmut Ortner, Suikastçı – Hitler’i Tek Başına Öldürmek İsteyen Adam, Georg Elser (Agora Kitaplığı,
  • 2011)
  • Helmut Ortner, Sacco ve Vanzetti – Amerika’da İki İtalyan, Bir Hukuk Cinayeti (Agora Kitaplığı, 2012)
  • Helmut Ortner, Cellat –Hitler’in Hizmetindeki Katil, Ronald Friesler (Agora Kitaplığı, 2013)
  • Rafik Schami, Mario Usta’nın Yaramaz Kuklaları, (Kırmızı Kedi, 2014)
Kolektif Çalışmalar:
  • Resmi Tarih Tartışmaları-2 (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2006)
  • Resmi İdeoloji Sözlüğü (Özgür Üniversite Kitaplığı, 2007)
  • İbrahim Kaypakkaya Kitabı: Seçme Yazılar ve Üzerine Yazılar (Dipnot, 2015)

 

 

TEILEN
Önceki İçerikBeyaz Perdede Roma Kenti
Sonraki İçerik3 FİLM, 1 MAKALE, DEVLET BİTTİ (Mİ?)
Taylan Ayrılmaz
1984 yılında Dersim’de doğdu Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Felsefe , Radyo Televizyon okudu. Çeşitli internet-gazete ve dergilerde röportaj yayınlandı halen aktif olarak sinema filmlerinde yönetmen asistanı olarak çalışmakta.