Eskiden gazeteler yılbaşında kahkahası mürekkebinde kurumamış taze fıkralar peşine düşerdi. Şimdiki gazetelerin buna pek umur ettiğini sanmam.

Ekdergi bir gazete değilse de eksiği nedir, fazlası vardır; haberse haber, yazıysa yazı!

Ben kendiliğimden kendime iş çıkartıp bu yılbaşına bir şey yazayım istedim, lakin gel gör ki, yazayım diye aklıma gelenlerden ben de pek memnun kalmadım; aldı mı beni bir tasa!

Ne yazayım, ne söyleyeyim, iyisi mi ben size İlhan Beyi anlatayım:

Eskiden Bodrum’un Orta Kent’inde turizmciydi, daha önceleri İstanbul’da işadamı…

Sonra her şeye küsüp yurtdışına gitti. Efendiden, kıranta bir adam, Yüksek Ticaret’ten diplomalı, hâza bir İstanbul Beyidir. Nicedir ondan haber almışlığım yok! Arasam bulur muyum, hem bulsam neye yarar! Bendeki son anısıyla onu öylecene anımsamak daha iyidir:

1990’ların ilk yarısıdır, gazeteciliğe ara verdiğim bir dönemdeyim; ticarete bulaşmış idim. Biz İlhan Beyle o yıllardan, İstanbul’dan tanışırız. Toptan komisyonculuk ediyordum, İlhan Bey benden mal alıyor, kamyon kamyon sevkiyat yapılıyor; kamu kuruluşlarının toptan mubayaa dedikleri bir tür müteahhitlik işleriyle uğraşıyor. Onunla, en az iki yıl kadar, bu minval üzre aksata yapıyoruz, sorun hiç çıkmıyor aramızda; işler kekâ… Bilirsiniz, ticarette bir taraf fırsatını buldu mu ötekisini kündeye getirir; bizimkisi öyle değil, badem şekeriyle limonata gibiyiz…

Önceleri İlhan Bey bizzat geliyor yazıhaneme, depoya, mal çıkacak olan buzhanelere. Ticaretiyle tek tek ilgileniyor, sık sık soruyor, en küçük ayrıntıyla uğraşıyor; ahlaklı tüccar. Alışveriş aksatamızdan karşılıklı memnunuz; birbirimize güvenimiz tamdır.

Bir gün bir telefon geldi İlhan Beyden… O gün mubayaaya, yani mal alımına yardımcısı gelecekmiş, adını da verdi: Azmi… Ben daha evvel yardımcısı olduğunu hiç bilmezdim; yeni duydum, biraz da canım sıkıldı. İlhan Beyi, gizlisi saklısı olmaz adam diye biliriz!

Telefonu kapattık, bir yarım saat sonra, kapıda birisi belirdi; yumurta topuklu ayakkabısını yazıhanenin ahşap zeminine tok tok vurarak yürüyen birisi: Azmi bu olmalı!

Azmi, derûni bir sesle hırıltı çıkarır gibi okkalı bir selamünaleyküm çekti, sağ eliyle göğsüne pat pat vurdu; içeri girişi görülecek şeydir. İsmiyle müsemma dedikleri bu olmalı; Azamet ve Azmi!

Omuzlara atılmış bir yünlü palto; boz rengini hâlen unutmam… Başında bir fötr şapka! Palto altında ikinci sınıf terzi elinden çıkma ama üste oturmuş, sakil durmayan bir siyahi takım elbise, galiba kruvaze yakalı ceket, İspanyol paça pantolon. Gömlek pötikare bir şey, çok zavallı duruyor, zaten ilk düğmesinden fora, kravat gevşek bağlanmış, flanel bisiklet yaka fanilası görünüyor. Bir tutam beyaz kıl tahta çıtalı göğsünden uç vermiş, fırlamaya çalışıyor. Oturup ayak ayak üstüne atınca gördüm; sivri burunlu ayakkabısı altında beyaz çoraplar…

¨Ben İlhan’ın ortağı Azmi¨, dedi, ¨Mallar hazır mı anam!¨ diye acelesini de ekleyip…

Azmi’ye bakıyorum, çaycı da eksik olmaz ortalıktan, geldi ve biz çay höpürdetiyoruz. O cigarasını tellendirmiş, sorusuna cevap almadı henüz, fakat gayet kayıtsız tavanı seyrediyor. Kendinden emin! Ben de onu seyretmeye başladım, eksik kalanları tamamlıyorum: Allah için, takım elbise altında bir yeleği noksan, yeleğinde sallanan bir de saat zinciri lazım ona yahut yarısı dışarı sarkmış kehribar bir tesbih…

¨Mallar kolay!¨ diyorum, ¨Sen tahsilattan haber ver!¨

İşi argoya döktük, iyi mi anam

Mafyavari işaretleşmeye de başladık, kaş göz oynatıyoruz karşılıklı.

O paltosunun iç cebine denk gelecek bir fiske atıp mangırların yerini işaret ediyor, sonra bir hırsla nefesine kuvvet verip cigarasına asılıyor, aman bu duman nedir demeye kalmıyor ortalığı gri bir bulut kaplıyor. Bu cigaraya ciğer mi dayanır! Allah vere öksürükten gitmesin beybaba! Ne de olsa yaşını başını almış biridir, Azmi… Karşımda en az altı düzine sene eskitmiş herifçioğlu var. Fakat oralı değil Azmi, cigarasının ucunu her seferinde 12 voltluk fener ampulü gibi yakıp söndürmeye devam ediyor.

Benim de bir puro yakıp dumanından çember çıkaracağım geldi. Bilirsiniz, bazen kolayca baştan çıkar, kendimizi ötekinin oyuna kaptırmış gibi başkası oluveririz.

Azmi’nin pavurya yengeci gibi yampiri yürüyüşle omuz silkeleyip gerdan kırarak racon kesmesine birden ben de uymuş, icabet getirmiş bulunuyordum; Haydi hayırlara vesile olsun!

Azmi yüklenecek mallara göz atmak üzere depoya doğru uzayınca telefona sarıldım. İlhan Bey, ağlamaklı, ¨Aman durumu idare et, kardeşcağızım¨ diye ricayla konuştu. ¨Malı ver, korkma, bana aittir. Bir iştir başıma geldi, sonra anlatırım, uzun hikâye!¨ dedi. Uzun hikâyelere bayılırım, yeter ki hikâye gibi olsun.

Malları teslim ederken, hırtaboz duruma düşmediğimi çakozlasın diye, Azmi’ye, ¨İlhan Bey acele etsin, kayış atmasın, avara kasnak dolaşmasın!¨ dedi, dedim. Bunları dudak yamultup yandan yandan söyleyerek dediğime, kendim de pek şaştım; demek herkes gibi benim içimde de bir külhanbeyi cevheri varmış.

Azmi, ¨Acelesi ne, beklesin köftehor!¨ dedi. ¨Biz yirmi yıl kodeste bekledik…¨ diye vaziyete tüyo verdi. Sonra ¨Ortak olmak kolay mı anam, işin mesuliyeti var!¨ diyerek çekip gitti. Aldı mı beni bir kaygı. İlhan Beyin bu adamla ne işi, üstelik bugüne kadar adı geçmemiş nasıl bir ortaklığı olabilirdi!

Yoksa biz sermayeyi tıpış tıpış deveye mi yüklüyorduk, anam!

Bir iki gün sonra, İlhan Bey hikâyesiyle geldi, anlattı; vah vah, pek acıdım.

Eski bir alacak meselesinde Azmi ona yardımcı olup kötü niyetli borçlunun kapısına dayanmış; sonra da İlhan’ın kapısından ayrılmaz olmuş. O esnada bir başka hadiseden dolayı cinayet işleyip elini kana bulamış. İlhan Beyse, Azmi’ye arada bir para gönderip hapis köşesinde zorda bırakmamış. Fakat Azmi bu yardımları bir mecburiyet, o eski alacak verecek meselesinin sonucu olarak görmeye, dahası herkese böyle anlatmaya başlamış. İlhan Beyin metazori durumda kaldığı belli.

E, İlhan Bey efendi adam, tabii karşı gelememiş.

Bitirim Azmi, düpedüz onu söğüşlemeye başlamış.

¨Hapisten çıktı geldi, altmışlık biri, kimi kimsesi de kalmamış. Yanıma, getir götüre aldım, yatacak yer gösterdim, cebine harçlık!¨ diye açıkladı İlhan Bey, ¨Ama o kendisini ortak sanıyor, herkese de öyle anlatıyor. Evvelinde gülüp geçtim ama giderek bela olmaya başladı. Sormayın, bir zor durum ki…¨ dedi.

Sonra Azmi’nin yüzgöz olmaya düşkün hâlleri nedeniyle ondan uzak durmamı da salık verdi. İlhan Beye ah vah, dedim. Fakat içimi bir kez buz kaplamıştı, yavaş yavaş ondan da elimi çektim.

Aradan birkaç yıl geçti geçmedi, İlhan Bey İstanbul’daki işlerini, bir bakıma Azmi’nin verdiği sıkıntılar yüzünden terk etmiş ama bu hiç de kolay olmamıştı.

Her vaz geçiş bir taşınmadır, her taşınma da bir yangına bedeldir.

İlhan Beyin de varlığı, gücü, sermayesi bu sırada eksilmiş, azalmıştı; hayatı yangın yerine dönmüştü. Bu karmanyolada Bodrum’a dul bir erkek olarak gelmiş, karısı da onu boşamıştı.

İlhan Beyle bir gün tesadüfen karşılaştık, ayak üstü sohbet ettik; akşama Bodrum’un barlar sokağında İbo’nun Meyhanesinde buluşmayı kararlaştırdık. Yanında orta yaşlarında bir hanımla geldi, palûze endamlı, şık ve makyajı yerinde bir kadın. Bizi tanıştırdı, hostes emeklisiymiş, yakında evleneceklermiş, ¨Belki İngiltere’ye yerleşeceğiz¨ gibisinden ümitli sözler ettiler. Hanımefendinin kırmızı gece elbisesi doğrusu göz alıcıydı. Hoş, kibar, oturmasını kalkmasını bilen bir kadının olduğu sofrada güzel bir gece geçirecektik; belliydi. Masaya siparişler geldi, bir köşede o vakitlerin Bodrum ünlüsü, udî Erol sazını tıngırdatıp söylüyor, biz de o sırada masalardaki tek tük simâlarla selamlaşıyorduk. Henüz asıl sohbete alıştırma yapıyorduk.

Gecenin bir saatinde İlhan Beyin cep telefonu çaldı. O yıllarda cep telefonu taşıması kol ve bilek kuvveti, pazu gücü gerektiriyordu, askerî telsiz gibi kocaman bir şeyi İlhan Bey kaldırdı, açtı, alo der demez yüzü allak bullak oldu, temiz bakışları karardı, dudakları acıyla kırıştı. Galiba göz pınarlarına bir ıslaklık da gelmiş bulunuyordu.

Zorlukla, ¨Tamam, ben seni ararım, yarın ararım…¨ diyor, başka bir şey diyemiyordu. ¨Tamam, arayacağım, yarın banka havalesi çıkartırım, tamam, yaparım, tamam…¨

Hepimiz sanki güç bir durumdaydık, masada serin bir sessizlik gezintiye çıkmıştı. Ben başka bir şeyle alakadarmışım gibi olan bitene uzak duruyordum, peçeteyle oynuyor, bıçak ucuyla tabaktaki karidesi şişliyordum; fakat hissetmemek mümkün müydü!

Belli ki iflas döneminden kalma bir alacaklısı İlhan Beyi arıyor, en huzurlu saatinde rahatsız ediyordu.

Zaten bu alacaklı denilen acar takımı, borçlusunu en umulmaz yerde rahatsız etmeyi gayet iyi bilir!

İlhan Bey, bana dönüp, ağır bir sıkıntıyla konuşarak, ¨Sandığınız gibi değil!¨ dedi, ¨Tüm borçlarımı kapattım, defteri dürüp kaldırdım, kalanı da eski eşime terk ettim, buraya geldim. Bu arayan, hesaptan bihaber baş belası Azmi’dir… Hatırlarsınız!¨

Nasıl hatırlamam, Azmi’yi unutmak ne mümkün, gün gibi aklımda omuzlara atılı paltosu, siperliği yağlı fötrü, cigarası…

İlhan Bey, ona mütevazi sayılacak bir servet bağışlamış, kendi işlerini tasfiye ederken; ¨Aç açıkta, el elde baş başta kalmasın diye üç beş kuruş verdim, bir dükkân açmasına yarasın istedim.¨ Azmi tekel bayisi açmak istemiş, sonra parayı da zarda yemiş bitirmiş. Bu kez yine İlhan Beye dadanmış. Adeta maaş gibi aylık ödeme istiyor, İlhan Bey de ¨Bak bu son! Artık ortak falan da değiliz. Zaten hiç olmadık ama madem sen öyle sanıyordun, tamam ödedim, bitti¨ diyor, peşini bırakmasını istiyormuş. Dinleyen kim!

Azmi, demek ki, onun yakasından bir türlü düşmüyor, bir kene gibi yapıştığı bu bedenden ayrılmak istemiyordu. İlhan Bey anlatıyordu: ¨Hayatımdan sen sorumlusun, bana bakmalısın, bakacaksın diye arıyor, tariz ve taciz ediyor, kendince tehdit edip gözdağı veriyor. Hiç birini tutturamazsa, kendi canına kıyacağını söyleyip acındırıyor. Öyle ya da böyle benden ufak ufak sızdırıyor.¨

İlhan Bey bir ara ağlamaklı da oldu, yanındaki hanım elini avuçları içine alıp teselli etmekteydi o sıra: ¨Kaçıyorum, arkamdan bir gölge gibi kovalıyor. Ondan kurtuluş yok, anlaşıldı. Bazen geriye kalan ne varsa her şeyimi de vereyim, işte hepsi bu kadar diyeyim, kurtulayım istiyorum. Ama o gıdım gıdım istiyor, asla çoğunu almıyor. Var say ki ben senin babanım, baban olsam bana bakmayacak mıydın, diye beni zora sokuyor. Anlamıyorum, anlayamıyorum.¨

Azmi’nin derdi başka, İlhan Beyin anlamadığı oydu!

Dünyanın parasını verseniz, o bunu istemeyecektir. O, kayaya zincirle bağlanmış Prometheus’un ciğerini her gün yemeye gelen, Zeus’un gönderdiği mitolojik kartal gibidir; asla tamamını almaz; hep yarına birazını bırakır.

Azmi, İlhan Beyin kartalı olmuştu.

Azmi hikâyesini dinlerken sırtımdan bir ürperti geldi, geçti; hatırladım, benim de yaşamımda buna benzer Azmi’ler oldu. Kurtulması epeyi zaman almıştır.

Dünya Azmi’ler ve İlhan Bey’ler arasında bölünmüş bir dünyadır.

Çevrenize bir bakınız, hayat hikâyelerine bir kulak kabartınız, öteki Azmi’leri göreceksiniz. Hatta sırtınızı bir yoklayın, omuzlarınıza bir el atın, yük olarak orada taşıdığınız Azmi’leri de göreceksiniz.

Onların zavallı, yılışık, siftinir kalır, fırsatını bulunca kabadayı zora gelince masumâne ve mağdur pozlarını, cahil ama cesur hâllerini gördükçe içiniz üşüyecek, ruhunuz tıpkı o gece meyhane sofrasında benim sırtımda buz gibi hissettiğimce ürperecektir.

Meyhaneden erken çıktık, tadımız tuzumuz kalmamıştı, dahası bana da bulaşmıştı.

Sabaha kadar uykuma çekilen sinema perdesinde Azmi’yle uğraştım galiba…

¨Demek, paracıkları meyhanede bensiz eziyordunuz, anam! Lan, bize de mi lolo?¨ diyordu, ben kaçacak delik arıyordum.

Neyse ki, sabah Bodrum’da erken olur!

TEILEN
Önceki İçerikDoğan Göçmen: Karl Marx’ın Düşünme Tarzı ve Das Kapital’in Anlamı
Sonraki İçerikFelsefeciye övgü
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.