36.İstanbul Kitap Fuarı dokuz gün boyunca toplamda 742.445 kişi tarafından ziyaret edilip Türkiye rekoru kırarak geçtiğimiz pazar günü son buldu.
Lise yıllarımda, Nisan ayı geldiği zaman İzmir’de kitap fuarı heyecanı başlar, bende de aynı heyecan misliyle yeşerirdi. Kitaplarını okuyarak adeta bir “süper kahraman” haline getirdiğim yazar ve şairleri görecek ve hatta onlarla konuşacak olmanın duygusu bambaşkaydı. Okulu ekip, gizli gizli kitap fuarına gider, yazarların konferanslarını salonun en kuytu köşesinden notlar alarak takip ederdim. Sonraki yıllarda yazar ve şairlerin çoğunu tanıyınca ‘keşke şahsen tanımayıp sadece kitaplarını okusaydım’ dediğim olmuştur da neyse oraya girmeyelim şimdi.

Fuarlar ve okur kitlesi değişiyor, elbette değişecektir, bunda yadırganacak bir şey yok. Günümüz fuarlarında mevcut duruma uygun olarak test kitapları, çocuk kitapları, popüler kitaplar ve kısmen de dini kitaplar ilginin odak noktası oluyor. Bu sene kitap fuarında başıma gelen iki ilginç örneği kısaca anlatmak istiyorum. Akşam saatlerine yakın bir zamanda, stantta oturup insan kalabalığını izliyordum. Önümden binlerce insan geçiyor. Karşı yönlerden gelen iki genç birbirlerini teğet geçti, bir iki adım attıktan sonra ikisi de aynı anda, özgürlük sahasının sonuna gelmiş tasmalı köpek dostlarımız gibi doğa kanunu gereği durduruldular. Genç kızın kulaklığının kablosu genç erkeğin hırkasının düğmesine dolanmıştı. Kulaklığın kablosunu o düğmeden ayırmak oldukça uzun sürdü. Bu süre içinde, o ana kadar birbirini tanımayan iki genç koyu bir sohbete başladı, telefon numaraları alınıp verildi.

Bu sahneyi görünce bir an durup düşündüm; eskiden Yeşilçam filmlerine de pek çok kez konu olan, karşı yönlerden gelen ve en az birinin elinde kitaplar olan iki genç çarpışır, kitaplar yere düşer, bu kaza sayesinde o tılsımlı ilk bakışın ardından tanışma faslı başlar, belki de büyük bir aşk doğardı. Hiçbir şeyin aynı kalması beklenemez, zaman geçiyor, hayat ve kavramlar değişiyor. Gelinen süreçte, elde taşınan kitapların yerini kulaklık kabloları almış gözüküyor. Dolayısıyla, nasıl ki fuarlar ve okur kitlesi değişiyorsa kaderin ağlarını örme yöntemi de değişiyor. Değişmeyen tek şey ağın örülmesi gerçeğidir.
Çoğunuz gibi ben de zaman zaman “ nerede sorgulayan o eski gençlik” tarzı klasik serzenişlerde bulunmuyor değilim. Fuar dönemleri bu serzenişim doruklara çıkıyor evet, ancak 4 Kasım tarihinde fuarda yanıma gelen genç bir lise talebesi bu fikrimden dolayı beni bir kez daha utandırdı. Elindeki gazetede Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’yla yapılan, hükümetin et fiyatlarına müdahalesi konusundaki röportajdan şu cümleyi bana gösterdi: “Pahalı et almak isteyen alabilir, serbest piyasa; bonfileye, pirzolaya karışmıyoruz. Dar gelirli vatandaşımızın yiyeceği kıymayı ve kuşbaşını düşünmek zorundayız. “ * Bu cümleyi bana gösteren çocuk tek bir şey söyledi: “Benim babam emekli, biz pirzola, bonfile, pastırma yiyemeyecek miyiz, burada ciddi bir sorun yok mu?”
Donup kaldım. Bu çocuk lise 1 öğrencisi. Sistem onu ne kadar düşünmemeye, sorgulamamaya teşvik etse de alın işte, o can alıcı ve asırlardır üzerine kavga verilen soruyu sormuş: “Burada ciddi bir sorun yok mu?” Evet, bu ilk sorudur, devamı mutlaka gelecektir.

Bizler, değişen kavram ve anlamlar denizinde şaşkınlık içerisinde debelenirken her türlü baskıya rağmen beton blokların arasından taze fidanlar yükselmeye devam ediyor. Karamsarlığa kapılıp “artık kitap okunmuyor efendim” demenin de kıymet-i harbiyesi yoktur, kitap okuyan kitleler dünyanın her yerinde genel nüfusa oranla azınlıktadır, ancak vardır bu kitle ve azalmamaktadır. Benim lisede yaptığım gibi, kitap fuarlarında ve normal zamanlarda konferansların kuytu köşelerinde not alarak bilginin peşinden giden o çocuklar hala varlar ve var olacaklar. Onları görmüyor olmamız var olmadıkları anlamına gelmiyor. Bilgiye ulaşmanın yöntemleri değişiyor ve daha da değişecek. Bilgiye ulaşma ihtiyacı hisseden o aydınlık beyinler ise daima olacaktır diyerek fuar konusunu kapatalım.
Öyle zannediyorum ki bu sonbahar dönemi sadece benim değil herkesin işleri olağandışı bir şekilde yoğundu. Hal böyle olunca, okuma yönünden olmasa bile yazma yönünden biraz tembellik yaptığım hakikattir. Bu tembelliği bitirip yeni bir yazı yazmak için düşünürken aklıma Ahmet Mithat Efendi geliverdi. Ahmet Mithat’ın aklıma gelmesi tesadüf değildir, ömrünü durup dinlenmeden yazmakla geçiren bu yazarımızın sadece yazdığı kitapların sayısı iki yüzden fazladır. Hatta Cenap Şehabettin Bey onun için “kırk beygir kuvvetinde bir makina” diyordu.

Ahmet Mithat, zamanın en büyük gazetesi olan Tercüman-ı Hakikat’in sahibidir. Halk nazarında da en itibarlı gazeteci konumundadır.

Çağdaşı olan diğer Servet-i Fünun yazarlarından farklı olarak, süslü ve gösterişli dil yerine sade bir üslubu tercih eden Ahmet Mithat Efendi’nin kitaplarını bugünün avm gençleri bile zorluk çekmeden okuyabilir.  Ahmet Mithat Efendi, kalemi kadar yumruğunu ve sopasını da kullanmasını iyi bilen bir yazardı. İri yapılı olan yazarın, Sait Bey ile olan münakaşasına gelmeden önce onun mizacına dair iki örnek vermek yerinde olur.
Yazarın Beykoz’daki çiftliğine bir gece hırsız girmeye niyetlenir. Zavallı hırsız… Ayak seslerini duyan Mithat Efendi arkadan usulca hırsıza yaklaşır ve iri, fırıncı küreği gibi elleriyle hırsızı ensesinden yakalayarak evire çevire döver. Hırsızın ağlaması karşısında dayanamayan Ahmet Mithat Efendi, onu karşısına oturtup hayat hikayesini anlattırır. Genç adama acıyan yazar, hırsızı çiftlikte işe alır. Evini soymaya gelen o adam, yirmi yıla yakın bir süre Ahmet Mithat’ın çiftliğinde çalışmıştır.

Yine bir gün, kendi haklarındaki yazısına kızan birkaç Rum delikanlısı Ahmet Mithat Efendi’ye adamakıllı bir dayak atmak üzere gazetesinin yakınındaki bir kahvede toplanır. Durumun farkına varan kahvehane sahibi, gazeteye baskın yapılacağını ve hemen kaçması gerektiğini Ahmet Mithat’a gizlice duyurur. Olayı öğrenen Ahmet Mithat Efendi kaçıp kaybolmak şöyle dursun, doğruca kahveye gider, hışımla üç delikanlının üzerine çullanır, bir tanesini çay ocağının önüne fırlatır. Durumun kötüye gittiğini anlayan diğer iki genç hızla oradan uzaklaşırlar. İşte Ahmet Mithat Efendi böyle bir kişiliğe sahipti. Kuşkusuz ki bu yapısı edebi sahaya ve tartışmalara da yansıyordu.  Ahmet Mithat, zamanın en büyük gazetesi olan Tercüman-ı Hakikat’in sahibidir. Halk nazarında da en itibarlı gazeteci konumundadır. Onun ak dediğine kara diyecek bir başka çağdaş yazar yok gibidir. Fakat hal böyle iken bir gün, fazla okuru olmayan düşük bütçeli bir gazete olan “Tarık” gazetesinin başyazarı Lastik Sait Bey (bu lakabın kendisine neden takıldığı bilinmiyor), Ahmet Mithat’ın bazı fikir ve görüşlerine karşı çıkan bir makale yayınlar. Ahmet Mithat Efendi de bu makaleye kendi gazetesinde bir cevap verir. Lastik Sait Bey de Ahmet Mithat gibi bir devle kapışma şansını kaçırmayarak verilen cevaba uzun bir cevap döşenir. İkili arasında edebi ve fikri bir tartışma başlamıştır.
Kendisine güvenerek Sait Bey’i küçümseyen Ahmet Mithat için bu tartışma pek iyi gitmemiştir. Zamanla Sait Bey’in çetin bir ceviz olduğunu ve yenileceğini anlayan Ahmet Mithat Efendi, yazılarında “olacaktır işin fena çelebi / haddin elbet sonra bildirilir” gibi tehdit beyitlerine başvurur. Mantıklı cevaplarına devam eden Sait Bey, Ahmet Mithat’ı çileden çıkarmaya devam eder. Nihayet Ahmet Mithat, “Eh, günah benden gitti!” diyerek paçaları sıvar.

Cağaloğlu’ndaki gazetesinden geç vakitler çıkarak İran Konsolosluğu’nun arkasındaki tenha sokaktan Sirkeci’ye inen Lastik Sait Bey’in önünü bir gün tüm heybetiyle Ahmet Mithat Efendi keser. “Sana yaptığım tüm ikazlara rağmen nasıl olur da susmazsın?” diyerek iri bastonuyla esaslı bir meydan dayağı çeker. Neye uğradığını şaşıran Sait Bey bu tartışmayı hemen keseceği üzerine yeminler ederek yakasını kurtarır.
Ertesi gün Tercümân-ı Hakikat gazetesinde bu polemiğe son noktayı Ahmet Mithat Efendi şu kısa ve anlamlı notuyla koyar: “ Muhterem meslektaşımız Sait Beyefendi hazretleriyle devam etmekte olan kalem münakaşamız son bulmuş, kendisi tarafımızdan susturulmuştur!” **

Tembelliği bırakarak okuyup yazmalı ve bu halkın frekansını yakalamalıyız. Çünkü yazarın görevi kelimelerle ikna etmektir.

 

 

* 4 Kasım 2017, Yeni Şafak Gazetesi
** Yıllarboyu, Ekim 1978, sayı 7, sf.54, Şemsettin Kutlu

TEILEN
Önceki İçerikGÜNEYE KAÇACAK KÜÇÜK BURJUVAYA NOTLAR
Sonraki İçerikJacques Derrida – Yazma Korkusu (Türkçe Altyazılı)
İsmail Sürücüoğlu
1986 doğumlu. Üniversite yıllarına kadar İzmir'de sürdürdüğü öğretim hayatını İstanbul Üniversitesi'nde tamamladı. Odatv, Yurt Gazetesi Kitap Eki, Red Dergisi, Düşeyazanlar Dergisi, Balkan Aydınları Dergisi gibi mecralarda dönem dönem yazıları yayımlandı. Taksim Dayanışması içerisinde aktif olarak çalışmalar yürütmektedir. "Allahını Seven Defansa Gelsin" isminde bir kitabı bulunuyor.