Dün güneş gözlüğümü kaybettim.

Yoksa bir gün evveli miydi; hatırlayamıyorum.

Zaten nasıl kaybettiğimi, nerede yitirdiğimi de hiç hatırlayamıyorum; beni çileden çıkaran tam da bu!

Dün kaybettiğim gözlük, sadece güneşe karşı duyarlı bir mercek değil, aynı zamanda numaralı bir reçeteye aittir; cüzdan yakan cinsten bir şeydi.

Hakiki olmayan deri taklidi bir muhafaza içinde saklıyor, gündelik kullandığım şeffaf camları güneşe çıkınca burnum üzerinden alıp bunları takıyordum.

Kaybettiğini fark etmek ilk panik hâlidir; yok canım, kaybolmamıştır, herhâlde şurada bir yerdedir diye ceket cepleri defalarca yoklanır.

Sanki böyle domates mıncıklar gibi cepleri dışarıdan üst üste, pek çok defa sıkmanın, içeriye el sokup türlü şeylerden arta kalmış tozların, yün ve ip parçacıklarının toparlak olduğu en dibine kadar parmak ucuyla yoklamanın bir yararı olur zannederiz.

Ne fuzuli iş!

Kaybolan şey orada değildir…

İlk panikten sonra insan zihni türlü senaryolar üretiyor; bunlara insanın inanası tutar.

Kendini aldatması ne güzeldir; gözlüğü aramaya koyulunca evvela onun parka bıraktığım araç içinde kalmış olacağına inanıp kendimi aldatıyorum mesela…

Zihnim beni oyalıyor, evden çıkıp tekrar park yerine kadar gideceğim süre içinde yeşermiş umudum beni mutlu ediyor: Tabii ya, gözlük arabada kaldı, çıkarken cebimden koltuk altına düşmüş olmalıdır!

Gece vaktidir, yanıma el feneri alıp gidiyor, iğne deliği gibi ancak içinden dikiş ipliği geçecek yerlere kadar bakıyorum; döşeme altları, torpido gözü, bagajdaki ilkyardım çantası dahi elden geçiyor…

Şimdi bu hayal kırıklığının bir tesellisi olmalı, sıra ona geldi; kendimle alay etmeliyim:

¨İlkyardım çantasında ne işi var, behey avanak! ¨

Araçtan geri döndüm, eve girdim, baştan sona konaklayabileceğim noktaları düşünerek tekrar evi gözden geçiyorum.

İşte şurası, arka avlunun kapısından girmiştim, her zaman yaptığım gibi cüzdanımı, kol saatimi, araç anahtarı destesini, cep telefonu, o günkü kimi öteberi alışverişlerinin veriş fişlerini şu etajer üzerine bırakmıştım; gözlük orada değildir.

Sonra tuvalete gitmiştim, tekrar gidiliyor; yok!

Ha, posta kutusuna bakmak üzere ön kapıya çıktığımı da hatırladım; orada düşmüştür namussuz şey!

Ön kapıdan umut kesildi; sıra geldi üst kattaki çalışma odasına ama oraya çıkmamışken gözlüğün yokluğunu fark etmiştim ya, fakat olsun Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi meselesi bu. Belki getirmiştir…

Orada yoksa, bütün evi, gezmemiş olsam dahi karış karış arayacağım; şart olsun!

Birçok dakikayı alan bu araştırmanın sonucu, elbette hüsrandır.

Şimdi zihnim yeni projeler üretiyor, tamam diyor bana, kayboldu işte, eve gelmezden evvel sırt çantanın yan cebine koymuştun, oradan düşmüş olmalı…

Şu Aşkın Güç ve inanış yok mu, zihnimi ele geçirmektedir şimdi:

¨Zaten gözlük kılıfını oraya koyarken, bu buradan düşer demiştim, dediğim çıktı! ¨

Bu bir tür batıl inançtır; demiştim oldu, kırk kez söylersen olur, taklit etme hakikisi gelip seni bulur!

Bu lafazanlık beni tatmin etmiyor, etmedi. Şimdi zihnim başka bir şey icat etmeyi becerdi, bunu pek beğendim, oyalanıyorum onunla:

Bana diyor ki, bu güneş gözlüğün iki yaşındadır, zaten önümüzdeki yıl yenisini alacaktın, sigorta şirketi ödemesini yapacak, varsın kaybolsun, şunun şurasında üç beş ay sabredersin, üstelik önümüz sonbahar sonrası kış, kaç kere hava güneşli olur, sen de fiyaka olsun diye takma be birader…

Zihnimin unuttuğu bir şey var, ona beynimin bir tarafı hatırlattı; hangi tarafıdır bilmiyorum…

İyi de diyor beynimin öteki itirazcı hizip kanadı, sen bu gözlüğü asıl gözlüğüne bir hâl olursa, yedek olarak kullanmak üzere koruyordun, şimdi maazallah asıl gündelik merceklerin kırılırsa ne edeceksin!

Zihnim akıllıdır, buna hemen bir cevap bulacaktır; buldu bile…

Diyor ki, çaresi var her şeyin, artık marketlerde bile Çin yapımı, ucuz mu ucuz, lakin kabul ediyoruz kalitesiz, numaralı gözlükler satılıyor, al onlardan bir tane, üstelik üç kuruşa…

Bir şeyi unuttu zihnim, beynimin muhalif partisinden derhal itiraz geldi; bir gensoru vermedikleri kaldı…

Tamam, belki haklısın, fakat unutmayınız ki diyor nereden bu konuşmanın yapıldığını bilemediğim o iç ses, iç mekâna ait parlamento oturumundaki sesleniş, senin kaybettiğin gözlüğün de, şu an koca burnun üzerinde gezdirdiğin bu mercekler de progresif camdır; yabana atılmaz.

Gitti güzelim güneş gözlüğüm desenize, diye araya girdim, üzüldüm, hatta biraz da perişan oldum.

Bu kadar üzülecek ne var! Öyle demesin kimse, mal canın yongasıdır!

Artık gözlüğümün kaybolduğuna bütünüyle iman ettim, aramaktan da vaz geçtim.

Yenilgiyi kabul etmiş tarafın mahzunluğuyla öteki işlerime döndüm, ev ahalisine de ser veriyor sır vermiyorum… Ben değil miydim, her gün, hayatım boyunca bir şey kaybetmediğimi söyleyip hemen her gün her şeylerini yitirenlere üstünlük taslayan.

¨Tamam, anlıyorum! ¨ demişliğim vardır, ¨İnsanız elbette, ben de kaybedebilirim bir şeyimi… Ama her gün de bir şey kaybedilmez ki! Yahu koskoca cep telefonuyla beraber, bir sürü kart, kimlik, dahası içinde 300 Dolar para kaybedilir mi? ¨

Bu babalanmayı, bir süre evvel telefonunu içinde taşıdığı bir tür cüzdanı kaybeden karıma söylemişliğim vardır; şimdi saklanma sırasıdır.

Bu mücadelelerim bitti, tükendi; ben de güneş gözlüğümün artık kim bilir nerede, kimlerin elinde olduğunu düşünerek razı oldum; lakin yarından yine de umudum var…

Gece vaktidir, bu saatte dışarı çıkılmaz, fakat sabah ola hayrola; ben bu işin peşini bırakmam. Sabah sabah, bugün, yani yarınki sabaha göre dün gittiğim üç yere gideceğim, soracağım.

Evvela Starbucks kafesine gitmiştim, oradakiler beni tanır, sormalıyım.

Sonra şehir kütüphanesine uğramıştım, oranın kayıp eşya sistemi sıkı çalışır; tabii ya, elbette oradadır.

Orası da değilse, bizim orta okuldaki oğlanın okulundaki dolabına raf çakmaya gitmiştim; tamam, işte orada düşürdüm cebimden. Fakat cebinde değildi diyor zihnim, benim bu kadarcık tesellimi çok görüyor, çantanda taşıyordun.

Boş ver, sen zihninin seni aldatmasına inanma demekteyim, yarın olacak ve ben gözlüğü bulacağım.

Sabah oldu, bütün günümün en büyük meselesi bu gözlüğü aramak oldu. Akşama kadar balığa çıkıp eli boş dönen Tevfik Fikret’in balıkçı babası gibi, elim boş geri geldim.

¨Bugün açız yine evlatlarım diyordu peder!

Bugün yine açız, lakin yarın ümit ederim

       Sular biraz daha sakinleşir… Ne çare, kader! ¨

Artık uzatmaya gerek yok, belli, gözlüğü kaybettik.

Buna karar vermiş olmak yetmiyor, evde fuzuli gezintilere başladım. Mesela aslında gerekmediği hâlde bodrum katına iniyor, başka bir şey yapıyor gibiyim; hayır aslında gözlüğü arıyorum.

Ne var ki, bu arayış bilinçli bir tarama değildir; gözlerim arıyor, aklım sanki başka yerde…

İnsan beyni kaç işi aynı anda yapıyor, şaşırmak lazımdır.

Gözlükten umudu kesmiş gibi ortalıkta avare avare dolaşırken aslında gözlerim bir yandan onu arıyor.

Ertesi gün oldu, üçüncü gündür, güneş gözlüğüm de gözlüğüm diye kendime söylene söylene, şikâyetimin esiri olarak dolaşmaktayım. Sırf bu yüzden yapacağım birçok başka şeyi bile hakkıyla yerine getirmediğimi de görüyor, anlıyor, farkına varıyor ve bu kez kendime kızıyorum.

Gözlük de güzel bir gözlüktü be!

Ben onunla neleri, nereleri seyretmemiştim ki; Atina’daki Parlamento önünde nöbet değişimi yapan Palikaryadan Efzun askerlerini bile…

Generis humani querelis! İnsanoğlunun şikâyetleri bitmez…

Kapı çaldı, ben son bir umutla buzdolabının derin dondurucusuna bakıp gözlüğü orada ararken, bir dostum geçerken uğramış…

Benim geçerken uğrayanlarım çoktur, gelirler en güzel saatlerimin, hazır olduğumu hissedip yazı masası başına oturacağım vakitlerin hırsızıdırlar; geldi yine…

İyi ki geldi!

Misafir ayakkabılarını koyduğum rafın kapağını açınca, önüme yuvarlandı; gözlüğüm, o kaç gündür gözümü alan siyah leke gibi kılıfıyla gözlüğüm…

Oraya nasıl girmiştir, kim saklamıştı, Şeytan alıp götürememiş miydi, ne olmuştu; kimin umru!

Yerden aldım, sanki şimdi oraya düşmüş gibi kendime bu aptalca aranışımı lüzumsuz gösteren bir umursamazlıkla götürüp yan yana istifli duran cüzdan-saat-anahtarlıkların yanına bıraktım.

Oysa, diyordu zihnime itiraz eden beynimdeki o çok geveze taraf, bir bulayım hele, helalinden alınmış mal işte böyle olur diyecek ve onu alıp kutsal bir metni öper gibi evvela dudaklarıma sonra başımın üstüne koyup taç edeceğim.

Gözlük şimdi emin ellerde, bende; onu yeniden kazanmışım gibi kullanmamak üzere sağlam bir yere kaldırdım.

Bütün bunlar olurken çektiğim azabı hafifletecek biçimde, ne denli profolik bir beyine sahip olduğumu düşünüyor, hayatımda bir fırtına daha atlattım diye seviniyordum.

Başlığın M.Proust’un devâsa eseri Kayıp Zamanın Peşinde’ye bir gönderme olduğunu biliyor, bilerek yapıyorum.

Yazıya bu girişin de, Albert Camus’nün Yabancı başlıklı o muhteşem, eline su dökülmez eserinin ilk satırlarına benzediğini biliyorum; buna intihal [Plagiarism] denmez, itiraf edilerek yapılan çalıntı hiç olur mu, azizim!

TEILEN
Önceki İçerikSanat Enstitüsü’nden İlk Sergi
Sonraki İçerikTom Waits’den Trump’a Karşı Çav Bella!
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.