Muhtar, “Teyyare gelmedi”, dedi, “Neler oldu kim bilir! Belki yarın gelir, yarın gelirse akşamdan Bekçi Ramo herkese haber verir, toplanırız.”

Kuş uçsa herkesin güzü gökyüzüne dönüyordu, “teyyareyi” bekliyorlardı. Neredeyse yirmi gün olmuştu gelmeyeli. Baş şehirde neler olmuştu, reisicumhur neler demişti merak konusuydu.

Bir sabahın seherinde teyyare sesi kör bir çığlık gibi yankılandı. Çocuklar yataklarından fırlayıp tarlalara doğru koşmaya başlamıştı bile. Bekçi Ramo çiğ taneleri toplamış buğday sümbüllerini yararak üstü başı sırılsıklam, teyyareden atılan mecmuaları herkesten önce toplamak için canhıraş mücadele veriyordu.

Çocuklar Bekçi Ramo’yu geride bırakmıştı ki bu da onu sinir küpüne çevirmişti. Elindeki devletin sopayı sallayarak; “Bir tek tane yırtılırsa sizin beyninizi patlatırım, namussuzun çocukları, nedir sizden çektiğim…” Söylene söylene, küfürler savura savura birkaç tanesini topladı. Çocuklar daha çok toplamıştı, hele muhtarın o haşarı kızı Erkek Melo açılmamış bir balya kapmıştı.

Bekçi Ramo yenilgiyi hazmedemiyordu, sopasıyla çocuklara acımaksızın saldırmaya başladı. Kiminin kafasına, kiminin sırtına, bacağına öldürmek istercesine vuruyordu, nefes nefese kalıp gücü tükenince yere oturdu, avazı çıktığı kadar küfürler savurmaya devam etti.

Tek kelime okuma yazma bilmiyordu, askerlik yapmadığı, gayrimüslim olduğu söyleniyordu, kimi kimsesi de yoktu. Muhtar Alim şehirde jandarmaya yalvar yakararak bir sopa almıştı, üzerine zimmetlemiş ve onu köyün bekçisi ilan etmişti. Karın tokluğuna bekçilik yapıyordu. Yıkık dökük kerpiçten yapılan tek gözlü barınağında gündüz gözüyle devletin sopasına sarılarak birkaç saat uyuyor, sonra sopasını ve muhtarın karısına diktirdiği bekçi şapkasını sol tarafa eğerek köyün ortasında bir cellat gibi dolanıyordu. Geceleri de caminin damına oturup etrafı radar gibi süzüyor, koyun keçi hırsızlarına göz açtırmıyordu.

Mecmualarla köye dönen çocuklardan birinin kafası kanıyordu, muhtar Alim görür görmez çocuğun kulağından tuttuğu gibi bir tokat yapıştırdı “İt oğlu it, ne işin var, mecmua toplamak sena mı kaldı. Hadi git, kafanı bağlasın anan” dedi.

Muhtar Alim, “Bu mecmualar devletin malıdır, hiç kimse de bir tane bile kalmayacak getirin” deyip çocuklardan topladı. En arkada gelen Dalavereci Misto’nun oğlu mecmuaların toplandığını görünce birini buruşturup külotunun içine soktu. Elindekileri usulca muhtara verdi, ama yine de tokadı yemekten kurtulamadı.

Bekçi Ramo da nefes nefese, Muhtar Alim’in yanına gelip tekmil selam durdu, elindekilerini komutanına takdim etti, emirlerini bekler gibi kafasını öne doğru salladı.

Abidin Dino

Muhtar, “Git, duyan duymayan kalmasın, öğlen namazından sonra herkes caminin bahçesine toplansın. Satılmış’ın Cemo’ya da haber ver, gelsin okusun.”

Bekçi Ramo’nun uçan kuştan haberi vardı, başındaki şapkayı düzeltti, tekrar esas duruşa geçti; “Paşam Satılmış’ın Cemo gurbette gitti, mecmuaları okuyacak kimse yok.”

Muhtar Alim dahi okuma yazma bilmiyordu, hece harf kelime birleştirene kadar saatler geçiyordu. “Ah”, dedi “eski yazı olsaydı okurdum, rahmetli anam da okurdu, babam da okurdu, aha bu yeni yazıyı okuyamıyorum. Gözüm de görmüyor ki!” diye hayıflandı. “Belki bir gün okul açılır, herkes okuma yazma öğrenir, Gazi Paşa olsaydı vallahi de şimdi okuma yazma öğrenmiştim.”

Satılmış’ın Cemo da askerde okuma yazma öğrendiği için ayrıcalıklıydı baş tacıydı, köyün noteri gibi çalışıyordu. Cemo, yani Cemil olmayınca kim mecmuaları okuyacaktı?

Muhtarı bir telaş aldı, Cemo’nun gelmesi aylar alabilir, onu bekleyemezdi ya şehre gidip okuma yazma bilen birini getirecekti ya da çevre köylerden bilen birini bulacaktı.

Bekçi Ramo; kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden herkesi caminin bahçesine toplamış, soluk soluğa aralarında konuşmamaları için topluluğun etrafında dönüp dururken, muhtar çaresiz sağa sola bakınıyor, bir mucizenin olmasını bekliyordu.

Avazı çıktığı kadar bağırdı “Okuma yazma bilen var mı”, ses çıkmadı. Bir daha bağırdı “Çok az bilse de olur, büyük harfleri okusun anlarız”, yine ses çıkmadı.

Dalevereci Misto oğluyla öne atıldı “Ben biliyorum, askerde öğrendim”, herkes şaşkındı. Bugüne dek neden sesi çıkmamıştı. “Peki”, dedi muhtar “Devletin dediğini yanlış yalan söylersen cezan çok ağırdır bilesin.” “Olur mu devlete ihanet edilir mi, ben okurum tamamını.”

Misto dalavereleriyle meşhurdu. Dedesi Büyük Misto, Osmanlı-Rus harbinde esir düşmüş, yirmi yıl komünistlerin içinde kalmış, iki gözü kör olmuş, yine de evine dönmeyi başarmıştı. Sonraları komünist ajanı diye defalarca ihbar etmişlerdi, hapse atılmış, masum olduğu anlaşılınca serbest bırakılmıştı Büyük Misto çıkar çıkmaz, çeşmenin başında su içerken aniden taş kesilmiş, ölmüştü. Öyle oturur halde mezara konmuştu. Misto bunu hazmedemiyordu. “Bir gün mazlum dedemin intikamını alacağım” diye yemin etmişti.

İşte o gün bugündü. Misto’nun hayal dünyası çok genişti, Cemo’nun okuduğu mecmuaları da can kulağıyla dinlemiş, aşağı yukarı neler yazıldığını tahmin edebiliyordu. Tamamen kafadan atacaktı. Ki oğlunun külotunun arasına sıkıştırdığı mecmuaya da bakmış, evirmiş çevirmiş, içini dışını karıştırmış, neler söylediğini kurgulamıştı.

Muhtar Alim mecmuayı havaya kaldırarak sağını solunu gösterdi topluluğa, Misto’ya uzattı. “Çocuklar önde, kadınlar arkada otursun, gençler ve yaşlılar en arkada ayakta dursun. Kimseden çıt çıkmasın, okuyacağım” dedi. Aldı eline mecmuayı sağına soluna baktı, evirdi, çevirdi, “Tamam” dedi “Başta büyük harfler şöyle diyor”, “Gazi Paşa’nın kabrine akın var, her bir taraftan ziyaretçiler geliyor.” İmam hemen “El fatiha” dedi. Herkes fatiha okuduktan sonra, misto devam etti “Ankara zor durumda, çok para harcamışlar çok, yol yapmışlar köylere, Cumhuru reis yüce Türk halkından yardım bekliyor, herkes elini cebine atsın, büyük kalkınma hamlemizi başlatıyoruz” demiş.

Herkes gurur içinde, “Tamam neyimiz varsa veririz yeter ki büyük kalkınma hamlesi başarıya ulaşsın” diye geçirdi içinde.

Misto, mecmuanın her bir köşesinde bir şeyler uydurup, okuyup bitirdiğinde, Muhtar Alim “Peki nasıl yardım edeceğiz kime vereceğiz parayı”, Misto hemen ilk sayfaya döndü “Bakın burada yazıyor”, küçük puntolarla yazılan yazıyı gösterdi ve okuyormuş gibi yaptı. “Bu mecmuayı her kim okuyorsa, her kimin malı mülkü gücü, ne varsa paraya çevirip o şahsa versin, mecmuayla birlikte baş şehir Ankara’ya gelsin. Bizzatihi Cumhuru reisin huzuruna çıksın, parayı takdim etsin ve cumhuru reisle birlikte köyüne dönme şerefine nail olsun” dedi.

Bu sözler topluluğu bir hayli heyecanlandırdı, herkesi bir telaş sardı. Ertesi gün herkes elinde avcunda ne varsa birer birer Misto’ya getirmeye başladı. Kimi keçi, kuzu, inek, altın, gümüş, hatta ekmek, un, buğday, meyve ne varsa…

Misto ne yapacağını iyi planlamıştı, akşamüzeri toparladığı yiyecek, giyecek, hayvan ne varsa birlikte yola koyuldu, köyün dolambaçlı dağ yolundan eşi çocuğuyla gümüşlerle, altınlarla, paralarla şehre yola koyuldu. Köy halkı da reisicumhur gelecek diye köyü temizleyip süslemeye başladı.

Bekçi Ramo üstünü başını neredeyse her gün yıkıyor, Muhtar Alim okuma yazma öğrenmek için artık tarlaya gitmiyordu. Reisicumhur’un karşısına böyle çıkılmazdı. Kadınlar reisicumhurun uyuması için yatak yorgan hazırlamışlardı. Aptes ibriğinden duş alacağı leğene dek her şey hazırdı.

Ama günler geçiyor, ne gelen vardı ne giden. Derken askerlik zamanı gelen gençler için jandarma köye geldi, Muhtar Alim gururla başçavuşun karşısına çıkıp selamını verdi, “Paşam” dedi “Biz reisicumhurumuzu bekliyoruz. ne zaman gelecek” diye sorunca, başçavuş güldü, “Ulan siz kimsiniz ki reisicumhur ayağınıza gelsin.

Desen: Abidin Dino