1950 ve 60’lardan itibaren optik, fizik ve elektronik alanındaki gelişmelerle etkileşimini artıran sanat, sanatçıya yeni multimedya araçları sağlayarak yazılım temelli internet sanatının önünü açmıştır.

Tarihsel Arka Plan

20.yüzyıl sanatta olağanüstü bir özgürleşmenin kapısının aralandığı bir çağ olarak algılanabilir. Elbette klasik okumalar içerisinden bakıldığında; önce adım adım sanatın kendi “ne” liğine dair içsel bir düşünüşün yoluna girildiği ve sonrasında sanat felsefesi, estetik ve eleştiri gibi kurumların da çeşitlenen katkılarıyla, giderek sanat eserine referans kabul edilebilecek metinsel “kısıtlamaların” kuşatmaların kırılmasına ve artık kendi günceline daha duyarlı reflekslerle, sanatta “çoğulcu” olabilen ama tekil algıların-akımların ortaya çıkmasına olanak sağladığı görülebilir.
Batı da daha önceleri kutsal metinlerin bağlamına kurgulanan klasik plastik eserler, 19.yy ın sonuna doğru Empresyonizm akımıyla birlikte stüdyo dışı bir ortamı deneyimleme fırsatı yakalamış, giderek artan sürekli üretim döngüsünün, sanatsal pratikle odaklanan biçimlenmenin ve tarzların da üslupsal olarak eserin içeriğine sızmasına, eser için bir çıkış noktası olmasına imkan vermiştir. Sanat “bakılan” olduğu kadar kendi konu seçimlerini geniş bir alana taşıyabilen, içerik belirleyen ve tabiri caizse “bakan”dır. Artık her şey onun konu ve nesnesi olabilme ufkuna girmiştir. Marcel Duchamp, 1920’lerde “hemen her yerde, hemen her şeyle sanat”ın yapılabileceğini iddia ettiğinde, “ready-made”i (hazır-bulunmuş nesneyi) yani gelişen endüstri toplumunun temel çıktısı olan ürünü alarak sanat izleyicisine taşıyacaktır. Sanatsal dil ayrıca, örneğin kübizmde olduğu gibi kolaj vb. yeni tarz ve anlatım olanaklarını adeta icat ederek, çok farklı malzemeler evreninin boyutlarına genişleyebilmiştir.
Çağdaş sanatta (“1960’lardan günümüze” veya “2. Dünya Savaşı sonrası”) tıpkı devamı olduğu Modernizm ve sonrası gibi, onun sanatsal üretim pratikleri için açtığı yolun nedensel, açıklayıcı olanaklarını daha da geniş boyutlara taşıyıp kullanıyor. Bu “işbirliğinin” en somut idrak edilebildiği, deneyimlendiği yerlerden biri de elbette çağdaş sanatın evrildiği potansiyel bir alan olarak Dijital Sanat olarak adlandırabileceğimiz son derece geniş ve girift bir evrene tekabül ediyor.

Çoklu Doğasıyla Dijital Sanat
Sanat 20. yüzyıldan başlayarak bugüne dek en önemli iletişim araçlarından biri olan teknoloji ve ortaya çıkarttığı imkanlarından yararlanmıştır.
İnsanlık tarihi kadar eski bir olgu olarak “teknoloji” kelimesinin epistemolojik kökeni; techne (yapma becerisi) ve logia (söylemek) sözcüklerinin birleşiminden gelir. Halil R. Alpay’ın “bilginin eyleme geçirilmiş hali” olarak tanımladığı teknoloji, gündelik yaşamlarımızı kolaylaştıran sistemler bütünü olarak iletişim işlevi kazandığında, bilgiye erişimin ve bilgi paylaşımının da asli öğelerinden biri haline gelmektedir.
Bu bağlamda Dijital Sanat derken en geniş anlamıyla, sanatsal üretim biçimlerinin odağında yer alan her türlü teknoloji, araç ve malzemeyle ortaya konulan eserleri anlayabiliriz. Bu çerçeveden hareketle 20.yüzyılla birlikte kullanımı yaygınlaşan fotoğraftan başlayarak, video sanatı, internet sanatı ve bünyesinde ışık, ses gibi öğeleri barındıran dijital enstalasyonların tümünü anlayabiliriz.
Başta bilgisayarlar olmak üzere her türlü elektronik teknoloji ve araçların, yazılımlar ve donanımların hayatın her alanına vazgeçilmez bir altyapı oluşturan kullanımları, dijital sanat söz konusu olduğunda ise; yalnızca bir araç olmanın çok ötesine geçmiş, sanatsal üretimin hem ortamı hem de malzemesi olmuştur. Bu da sanatın potansiyel çalışma alanlarını genişleterek yeni anlatım biçimlerinin önünü açarken aynı zamanda, verilen eserlerin izleyici tarafından algılanışı ve deneyimlenişini de değiştirmiştir. Walter Benjamin, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı” ismini taşıyan 1935 tarihli denemesinde, “Sanat eserinin tekniğin yardımıyla çoğaltılabilirliği, kitlenin sanatla olan ilişkisini değiştirmektedir” diyerek günümüze dair geçerliliğini halen koruyan bir önerme ileri sürer. Dijital bir fotoğraf, belirli amaçlar için yazılmış bir program, ortak kullanıma açık veya kapalı devre veri tabanları yahut hipermetinler, klasik sanat eserinin öykünüp temsil ettiği doğadan farklı bir ortamda üretilmiş-çoğaltılmışlardır. Bu türden dijital eserlerin de izleyiciye erişimi yine benzer teknolojilerin kullanıldığı internet gibi alternatif mecralar üzerinden gerçekleşir.

Ansen

İnternetle Birlikte Dijital Sanatın Gelişimi
1969 yılında geliştirilmiş ve birbirine bağlı olan bilgisayarlarla koordineli bir biçimde işleyen sistem, 1990 yılında internet adını alarak, en gelişkin sivil ağ tanımlamasıyla kamu kullanımına sunulmuştur.
İnternetin kısa sürede olağanüstü gelişimi, beraberinde ucuzlayan teknolojiyle bilginin çok yönlü üretim ve paylaşımını kitlesel hale getirdi. Sınırların giderek belirsizleştiği ve parametrelerin yeniden tanımlandığı bir çağda, dijital sanatlar üretildikleri teknolojilerle birlikte resim, heykel, müzik, fotoğraf, video gibi geleneksel sanat formlarının yeniden değerlendirilmelerini sağlamıştır.
1950 ve 60’lardan itibaren optik, fizik ve elektronik alanındaki gelişmelerle etkileşimini artıran sanat, sanatçıya yeni multimedya araçları sağlayarak yazılım temelli internet sanatının önünü açmıştır. 1986 Paint ve 1987 Photoshop programları bu araçsal örneklerdendir. Bilim, teknoloji ve sanatın kesişimiyle birlikte artan çağdaş söylemler ise sanatın araştırma nosyonunu çok yönlü ön plana çıkartmıştır. Bu etkileşimlerin tarihsel, sosyo-kültürel, jeopolitik, siyasal ve ekonomik pek çok alternatif okumalara açıldığını, internetin “özgür ortamında” paylaşıldığını ayrıca toplumlar, kültürler için bir “bellek” olma özelliği taşıdığını söyleyebiliriz.

Türkiye’ de, 1960’ların ortalarından beri soyut fotoğraf, çağdaş elektronik müzik ve multimedya malzemeleriyle Fluxus konseptinde eserler veren Teoman Madra’nın 5. Paris Bienali katılımı ilk örneklerdendir.

Dijital Sanat ve Temsiliyet
Avrupa’daki hanedan koleksiyonlarından bugüne her dönem de sanat eserinin izleyiciye iletilmesi, sunulması, yani en basit yanıyla mekanla ilişkilendirilmesi, her çağın estetik referansları ile sorunsallaştırılıp ele alınmıştır. Modernizmin büyük dönüştürücü gücünün ve 2. Dünya Savaşı’nın ardından, 1950 ve 60’lı yıllarda ortaya çıkan Yeni Gerçekçilik, Kavramsal Sanat, Minimalizm, Performans Sanatları ve Fluxus gibi akımlar, anlam ve nesne ilişkilerini mekan bağlamında da sorgulamaya devam ettiler.
Sergi mekanlarının sanat eserinin adeta uzantısı olarak ele alındığı ve anlama dair potansiyel taşıdığı bu yeni dönem, eseri ve izleyiciyi kuşatan anlam katmanlarını önceler. Sanatçı da üretim ve sergileme anlamında mekanın olanaklarını izleyicinin algısını da işin içine katarak her seferinde yeni koordinatlarla kurgulamayı dener. Sanat akımlarının artık sergilemeye de müdahil oluşu gerek üretilen eserlerin niteliğini gerekse izleyici ve yapıt arasındaki iletişim yoğunluğunu arttırma isteği sanatçıları fiziksel mekanların dışında aslında “varolmayan” mekanları kullanmaya da yöneltmiştir.
Bu bağlamda Dijital Sanatlar söz konusu olduğundaysa artık öykünüp betimlenecek bir doğaya alternatif yepyeni bir doğa vardır. Eserin üretilip “varedildiği” mecra aynı zamanda onu kitlelere ulaştırmanın da mecrasıdır. Fiziki bir mekanın biçim ve sınırlarıyla, gündelik zamanın kısıtlamalarından uzakta “aynı anda” ve “her yerde” olabilen bir sergileme.

Benjamin F. Laposky

Dünya ve Türkiye’den Minör Örnekler
1966’da New York’ta kurulan “Amerikan Sanat ve Teknoloji Deneyleri Kurumu” ismiyle bile alanın “melez” çifte doğasını daha başlangıcından veren bir örnek olması açısından önemlidir.
Dijital bazlı eser anlamında 1950’lerin ilk yarısında Benjamin F. Laposky (1914–2000) dalga formlarını kullanarak Fütürist etkili, Op Art elektronik görüntüler oluşturup kaydetmiştir. John Whitney (1917-1995) ise 1961 tarihli “Catalog” ve 1975 tarihli “Arabesque”iv isimli erken dönem işlerinde görüldüğü üzere, dijital videonun erken örneklerini vererek, bu tip eserlerin üretilebilmesi için interdisipliner bir çalışma içinde, matematik gibi teorik alanlardan mühendisliğe uzanan sanatsal bilgisinin altyapısını geliştirme ihtiyacı duymuştur.
Türkiye’ de, 1960’ların ortalarından beri soyut fotoğraf, çağdaş elektronik müzik ve multimedya malzemeleriyle Fluxus konseptinde eserler veren Teoman Madra’nın 5. Paris Bienali katılımı ilk örneklerdendir. Diğer isimlerden birisi Özcan Onur’dur. Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduktan sonra, Paris’te PC programları geliştiren bir ekibe katılmış ve 1986 yılında “Elektropentür” adında dijital bir sergi açmıştır. Bir başka isim Hamdi Telli ise 1984 yıllarında bilgisayar grafiklerinden fotoğrafik görüntüler oluşturmuş, 1989-1990´da Mimar Sinan Üniversitesinde, Türkiye´deki ilk “Bilgisayar Grafiği” dersini vermiştir.
Günümüzde pek çok genç sanatçı örneği verebileceğimiz Türkiye’de, 2002 yılında bağımsız olarak kurulan ve 2006’dan sonra dernekleşen NOMAD, interdisipliner dijital sanat kalıpları üreterek öncü ve kurumsal bir rol oynamıştır. Farklı sanat disiplinleriyle yeni modeller deneyen ve üreten NOMAD, dijital kültüre yönelik projelerle, pek çok sergi, performans, festival, deneysel film gösterimleri, ayrıca akademik ders ve yayınlar gerçekleştirmiştir.
Kullanılan malzemenin teknik için de belirleyici olduğu primitif eserlerden, günümüzün çok katmanlı eserlerine, örnekleri binlerce defa çoğaltmak mümkün. Tam da bu noktada edisyondan da bahsetmek gerek. Türkçe “baskı” olarak karşılanan “edisyon” dijital bir veri olarak kodlanıp kaydedilmiş bir eserin baskı kalitesi ve çeşitleri uyarınca üretilmesi ve sunumuna denir. Belli sayılarda, sanatçının imzasını taşıyan ve sertifikalı “limitli” versiyonlardan, sınırsız sayıda, imzasız “açık” versiyonlara dek geniş bir skalada edisyonlar üretilebilir. Bu farklı opsiyonlar eserin yeniden üretimini, kitlesel paylaşımını ve tabi “fiyatlanmasını” kolaylaştırır.

Sonuç Yerine
Yakın dönemde ise, 2009 yılında Londra’daki Victoria & Albert Müzesi’nin süreli sergiler programında açılan, “Decode: Digital Design Sensations”vi sergisi, temel grafikli işler ve küçük ekranlardan, büyük boyutlu ve etkileşimli yerleştirmelere kadar bir müze mekanına kurgulanan önemli bir sergiydi. Daniel Brown, Golan Levin, Daniel Rozin, Troika and Karsten Schmidt gibi isimlerin yer aldığı, bu alanda “sınıflandırıcı” sayılabilecek önemli sergilerden biriydi. “Kod, Etkileşim ve Ağ” kavramlarına odaklanan sergi bu temalardan hareketle üretilmiş; sesi kullanan yazılım programları ile çalışan dijital imgeler, dokunmaya duyarlı ışık enstalasyonları, uçakların dünya üzerindeki uçuş rotalarını gösteren aktüel haritalar, projeksiyonla duvarlara yansıtılan baloncuk görselleri vb. ile çok katmanlı bir örnekler toplamıydı. Modernizmin ve sonrasının teorik yönelim ve gelişmeleri üzerinde şekillenen Dijital Sanatlar, bugün artık sanatsal üretimin önemli araçlarından biri haline gelmiş durumda. Hem de eser, orijinallik, sanatçı, sergileme, alımlama, izleyici gibi tanımlarımızı geri dönülmez ve radikal bir şekilde değiştirerek.
Gerçekte varolmayan “sanal” internet ortamı, sanatçının kitlesel izleyiciye aracı kullanmadan, kendi olanaklarıyla ulaşmasını sağlayan bir rol üstleniyor. Teknoloji ise eserle izleyici arasındaki mesafeyi kısaltırken, içerdiği etkileşimli özelliklerle onu gösterinin bir parçası haline getirir. Bu “avantajlarına” rağmen, 360 derecelik sanal sergi mekanları ve birer dataya dönüşmüş eserler, sanat tarihçileri veya küratöryel bakış açısından yoksun bir sunumla, kontrolsüz, bağlamı ve mesajından koparılmış yapılara evrilme tehlikesiyle ve çoğunlukla telif hakları sorunlarıyla karşı karşıyadır. Her şeye rağmen, gündelik hayatımıza yayılmış teknolojik konforla söylersek Dijital Sanat, 21. yy’ın sanatsal ufkunu şekillendirebilecek ana yapılardan biri olarak görülüyor.

KAPAK DESENİ: ANSEN

DİPNOTLAR
1-Halil Rıfat Alpay, “Teknolojik Bağımlılık ve Yaratıcı Mühendislik Eğitiminin Gerekliliği”, Sanayi Kongresi Bildirileri, Cilt l, Ankara, 1989,s.10.
2 Walter Benjamin, “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı”, “Pasajlar”, Çeviren: Ahmet Cemal, YKY, İstanbul, 1995, s.62.
3 John Whitney, Catalog, 1961, şuradan izlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=TbV7loKp69s
4 John Whitney, Arabesque, 1975, şuradan izlenebilir: https://www.youtube.com/watch?v=w7h0ppnUQhE
5 http://www.nomad-tv.net/
6 http://www.vam.ac.uk/content/videos/d/video-decode-digital-design-sensations/

TEILEN
Önceki İçerikSanat, Eylemsizlik ve Siyaset
Sonraki İçerikAyla Kutlu: Çağının Tanığı Bir Yazar
Ali Gazi
1977 İstanbul doğumlu Ali Gazi, İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü mezunudur. Çağdaş sanat kurumlarında yöneticiliğinin yanı sıra halen bazı sanat mecralarında eleştiri yazılarını sürdürmektedir.