On sene önce böyle bir başlık görsem “Orhan Veli kim toplumculuk kim, toplumcu dediğin Nâzım Hikmet gibi olur, ötesi ıvır zıvırdır, perde gerisinden toplumculuk olmaz” diyerek okumadan geçerdim bu yazıyı. Çünkü Orhan Veli’nin, “Türk şiir sesi”ne bugün hala kapanamayan yaralar açtığını düşünen insanlardan biriyim. İlk gençliğimde, yukarıda değindiğim sebep yüzünden toplumculuğu da kendime yakın gelen şiir akımının tekelinde görürdüm. İnsan okudukça, bilgi sahibi oldukça gelişiyor, gerçeklere daha çok yaklaşıyor. Nasıl ki 19.yy’ın sonları ve 20.yy’ın başlarından itibaren değişen toplumsal koşullara şairlerimiz de ayak uydurmuş ve “ümmet” üstyapısının bir öğesi (Divan edebiyatı) olmaktan sıyrılarak “birey”i keşfetmişse, Orhan Veli özelinde Garip akımının konu ve hareket noktasında “modern birey” e ağırlık vermesi de toplumsal koşulların bir yansımasıdır.

Bu konuya değinmemin esas nedeni, yakın zaman önce katıldığım edebi bir toplantıda tanınmış bir şairin “Orhan Veli şiirinde toplumculuk yoktur” mealindeki cümlesi oldu. Ancak bu noktada hemen belirtmem gerekir ki Orhan Veli’nin Türk şiir sesine açtığı büyük yaraya ilişkin görüşlerimi hâlâ sürdürüyorum. İşin o kısmı ayrı bir konudur. Bu yazıyı sadece, Orhan Veli şiirini toplumsallık bağlamında ele almak, elbette bir Nâzım Hikmet kadar üst perdeden olmasa bile Orhan Veli şiirinde de toplumsal damar bulunduğunu hatırlatmak için yazıyorum.

Milletçe birey değil de taraftar olmayı sevdiğimizden “O şucudur, beriki şunlardandır, o halde yok sayalım onu, okumayalım, beğenmeyelim” anlayışı her alanda olduğu gibi edebiyatımızda da hâkim durumdadır. Geçmiş dönemlerde bu “taraftar algısı” edebi zevklerimizi şekillendirmede etkili bir aktördü ancak son yıllarda mevcut siyasi havanın da tesiriyle bu anlayış daha da yayılmış vaziyettedir.

Hayatın içinde her şey vardır. Her şey hayata dairdir. Bir iki sene önce oturup, Diyarbakır Cezaevi’nde 80 döneminde olanları konuştuğunuz kişiler birden başka bir yöne evrilebiliyor. Hatta bu evrilme o denli keskin oluyor ki o kişiler, geçmişte sövüp saydığı hâkim güçlere, yeni konjonktürde yakınlaşmış kesimlerin kanatları altına girebiliyor. Böyle kişilerin yazdığı edebi eseri okuyup beğendiğinizi sosyal medyada duyurunca hemen kendi mahallenizden tepkiler geliyor: “Sen de mi onlardan oldun yoksa?” cümleleri kuruluyor. Başıma geldi, oradan biliyorum. Ha şunu da söyleyeyim, tam tersi de geçerlidir. Karşı mahalleden bir kişinin, bizim mahalleden birisinin eserini okuyup beğendiğini dile getirmesi de mümkün değildir. Hatta daha da ileri gideyim, karşı taraftaki baskı ve önyargı, malum siyasi genler gereği bizim mahalledekine rahmet okutacak kadar fazladır. O cenahtaki tanıdıklarımdan biliyorum.

Taraftar bakış açısına her alanda örnek verebiliriz. Mesela dünyanın kabul ettiği bir bilim insanını bizim gibi düşünmüyor, hatta nefret ettiğimiz şeyleri savunuyor diye yok sayabiliyoruz. Ha biz yok sayınca o bilim insanından bir şey eksiliyor mu, hayır ama insan ülkesi adına üzülüyor. Gözlerinizi ovuşturun, korkarım bu yeterli gelmeyecek ama ovuşturun. Siyah ve beyazın dışında da renkler vardır. Yaşamda hepsinin yeri ayrıdır.

Bu yazının üzerine kurulduğu eksene sadık kalmak için detaylara girmemeyi tercih ediyorum. Dönelim Orhan Veli’ye. Aslında ondan kopmamıştık; taraftar algısı, Orhan Veli’ye karşı içlerinde benim de bulunduğum bir kitlenin etkisinde olduğu bir durumdur. Orhan Veli’nin toplumla, onun sorunlarıyla, sevinçleriyle ilgilenmeyen birisi olduğu; bunun yerine bireye dönük eserler vermeyi tercih ettiği söylenegelen bir görüştür. Bu yargının ikinci cümlesi su götürmez bir gerçek olmakla birlikte ilk cümlesi pek de öyle değildir. Orhan Veli’yi yekpare bir şair olarak düşünmek hatalıdır. Onun şairliğinde geçirdiği aşamaları bilmek ve ona göre sınıflandırmak zaruridir. İlk gençlik yıllarında hece ölçüsüne hâkim, sıkça bunu kullanan, söyleyiş olanaklarını da zorlayan bir Orhan Veli vardır karşımızda. Şairliğinin gelişen döneminde yazdığı şiirlerde (Pazar Akşamları, Deniz, Yokuş vb. – Varlık , Temmuz 1937) hızla hece ölçüsünden, süslü söyleyişten uzaklaştığı görülür.

 

“Öteki dünyada akşam vakitleri

Fabrikalarımızın paydos saatinde

Bizi evlerimize götürecek yol

Böyle yokuş değilse eğer

Ölüm hiç de fena bir şey değil.”

(Yokuş)

 

Bunu izleyen süreçte, Gerçeküstücülük akımının kendisini etkilediği anlaşılan ve bilinen Orhan Veli, şiirinde yeni bir durağa gelmiştir:

“ Melahat’i almışım da sonra

Alemdar’a gitmişim, öyle mi

Onu sonra anlatırım, fakat

Kimin bacağını sıkmışım tramvayda”

(Dedikodu)

Oysa ki Orhan Veli şiirine asıl gücünü bu erotik hevesler değil, toplumla birlikte yaşamakta olduğunun bilincinde olan bireyin iç ve dış etkenlerden soyutlanmayacak duygu hallerine yönelmesi vermiştir. Kimi; “ben”in simgesel bir nitelik kazanarak başka insanların yerini alması yoluyla, kimi dolaysız olarak verilen bu duygusallık, toplumdan ve toplumsallıktan soyutlanamaz. Abidin Dino’nun deyişiyle, “Kesin bir sınır çizmek mümkün olmasa bile Orhan Veli’nin şiirlerinde avarelerin, şehir artıklarının yerine, sıkıntı içinde bulunan halkın duygularının daha önemli bir yer tutması 2.Dünya Savaşı sonrasındadır.” (Son Yaprak, 1 Şubat 1951)

“Vazgeçemediğim”e (1945) aldığı şiirlerde bu dönüşümün somut örneklerini görmek mümkündür. “Ben” kavramı artık şairin şiirlerinde “biz”e dönmüştür. Üstelik şair artık genelleme yapmaktan da kaçınmamaktadır:

 

“ Handan hamamdan geçtik

Gün ışığında hissemize razıydık

Saadetinden geçtik

Ümidine razıydık

Hiçbirini bulamadık”

(Giderayak)

 

Örnekleri arttırmak mümkün:

 

Neler yapmadık şu vatan için

Kimimiz öldük

Kimimiz nutuk söyledik”

(Vatan İçin)

 

Elbette Orhan Veli’yi Nâzım Hikmet gibi, Attilâ İlhan gibi toplumcu şairler kategorisinde gösteremez, kendisi için o anlamda bir toplumcudur diyemeyiz. Selahattin Hilav’ın deyişiyle “duygusal bir halkçılık” hâkimdir şiir anlayışında. Söyleyeceklerini sahneye çıkarak değil de perde gerisinden söyleyen bir aktör gibidir. Nâzım Hikmet’in başını çektiği toplumcu akıma şiirimizin “sosyalisti” dersek eğer, Orhan Veli için de şiirimizin “sosyal demokratı” ifadesini kullanmak çok da yanlış olmaz görüşündeyim. Nâzım Hikmet ölçüsünde bir toplumcu değildir demekle “toplumculukla alakası yoktur” demenin aynı şey olmadığını belirtmek önemlidir.

Orhan Veli şiirinin geçirdiği aşamaları dikkate almak gerekir demiştik. Benim kendi adıma tespitim odur ki Orhan Veli şiiri olgunlaştıkça topluma, toplumsallığa, somuta kayış doğru oranda artmaktadır. Onu genç yaşında kaybetmeseydik ve şiiri daha da olgunlaşsaydı bugün zihinlerde bambaşka bir Orhan Veli algısı olabilirdi.

Onun şiirindeki toplumcu anlayışı Asım Bezirci çok güzel özetlemiştir aslında: “İlk döneminde şiirin toplum sorunlarıyla ilgilenmesini iyi karşılamamış, ama son döneminde bu kanısından git gide uzaklaşmıştır. Halktan insanlara duyduğu yakınlık, zamanla onu halkçı, gerçekçi, hatta toplumcu bir çizgiye ulaştırmıştır. Belki bu çizginin eylem, öğreti ve düşünce düzeni açısından -Nâzım Hikmet’te olduğu gibi- gereken derinlik ve genişliğe vardığı öne sürülemez. Fakat hızla oraya doğru gittiği de söz götürmez. Ayrıca şu nokta da su götürmez: Orhan Veli halka giderken ‘beylik’e, toplumculuğa giderken ‘nutuk’a düşmekten korunmasını bilmiş, birçok ülkücüler gibi şiiri yitirmemiştir.” (Orhan Veli Kanık İnceleme, Asım Bezirci, Eti Yayınevi, 1967, sf.67)

Orhan Veli’nin Divan şiiri konusundaki görüşleri de tartışma konusu olagelmiştir. Şiir sesimizde yol açtığı “facia”ya bakacak olursak onun Divan şiirinden nefret ediyor olduğu gerçeğine ulaşmamız gerekir. Ancak Tasvir gazetesine 21 Mart 1947 tarihinde verdiği röportajda* bambaşka şeyler söylüyor Orhan Veli: “… Ben Divan şiirini çok beğeniyorum. Divan şiirinden sonra bugüne kadar da Türkiye’de şiir yazılmadığını zannediyorum. Fakat bugün şiirimizde bir kımıldanma vardır. Bu kımıldanma en ziyade Divan edebiyatının tesirinden geliyor. Yani bugün şairler Divan edebiyatını aynen taklit ediyorlar demek istemiyorum. Fakat bugün şekil endişesi diye bir şey duyuyorsak, ‘dilin mükemmelleşmesi lazımdır’ diye bir kaygımız varsa bu endişeye, bu kaygıya Divan şiirini okuduktan sonra geliyoruz. Divan şiirinin sanatlarını biliyoruz fakat bugünkü şiirin sanatlarını henüz bilmiyoruz. Onların neler olduğunu öğrenirsek bugünkü şiirimizle Divan şiirimiz arasındaki yakınlığın nereden geldiği daha iyi meydana çıkacak.

Eski Türk cemiyeti, dilini büyük bir dil yaparak Avrupalılara öğretebilseydi Divan şiiri dünyanın en büyük şiirlerinden biri olurdu. O halde Divan edebiyatının modası geçmiş, ölmüş bir kıymet olarak kenara atılmasına razı olamayız. Belki yeni nesiller Divan edebiyatı metinlerini kâfi derecede anlamayacaklardır. Yani bu metinlerin içerisinde bilmedikleri kelimeler olacaktır. Fakat edasını birçok eski adamlardan hatta bu işle uğraşmış âlimlerden daha iyi kavrayıp benimseyeceklerdir.”

Nasıl? Şaşırtıcı değil mi?

Aynı röportajda “edebiyatın hangi amaçta olması gerektiği” yönündeki soruya verdiği cevapta toplumculuk konusuna da değiniyor Orhan Veli. Yine çok ilginç şeyler söylüyor ve bu sözleri çoğunuz ilk kez okuyacaksınız: “Ben sanatla edebiyatı birbirinden ayırıyorum ve şiiri sanata sokuyorum. Roman, hikâye ve tiyatro edebiyat çerçevesi içine giriyor. Fikir sanatta yer alamıyor. Amma, edebiyat fikre dayanıyor. Bu itibarla edebiyatın halk kütlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur yazarları, halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım. Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir. Bizde bu telakkide bir edebiyat üzerinde çalışanlar var. Bunların birtakım kusurları göze çarpıyor. Henüz mükemmel değildirler. Fakat aynı yoldan yürüyecek olan edebiyatçılar bu işi daha mükemmel bir hale getirebilirler. Bunun için şartlardan bir tanesi de dilin konuşulan dilden azami derecede faydalanmak suretiyle zenginleştirilmesidir. Dili, kelimelere karşılık bulmaktan ibaret sayan Dil Kurumu gibi müesseseler var, bunların yolu yanlıştır. Dilin zenginleşmesini müesseselerden değil sanatçılardan beklemeliyiz.”

Öyle sanıyorum ki birçoğunuz edebiyatımızın bu temel sorunları hakkında Orhan Veli’nin ne düşündüğünü kendi ağzından ilk kez öğrenmiş oluyorsunuz. Ben de bu sözleri ilk okuduğumda sarsılmıştım.

 

Dilimizin Hiç Avuç Açmamış Şairi

Aynı Orhan Veli, Fuzuli konusunda Sait Faik ile arasında geçen ve Sait Faik tarafından 1 Aralık 1951 tarihinde Yeditepe dergisinde yayınlanan anısında hepimizin yüzünde tebessüm yaratacak şeyler söylüyor. Sait Faik anlatıyor:

Mustafa’nın meyhanesinde Kavaklıdere’nin başındayız.

– Sence en büyük şair kimdir Orhan?

– ‘Fuzuli’ diye yanıtlıyor Orhan Veli.

İkinci şişenin ikinci bardağındayız.

  • Peki Fuzuli’den sonra?
  • Fuzuli mi? Kimmiş o? diyor Orhan Veli. ‘Bırak, o da avuç açmışlardan!’

 

Ben yanımdaki, dilimin hiç avuç açmamış şairine bakıyorum.

  • Dilimin en büyük şairi sensin.

Diyorum amma hafifçe alay etmiyor da değilim. Çakıyor kereta. ‘Hadi oradan it’ diyor.

Ömründe küfür etmemiş, çelebi Orhan Veli’yi nihayet kızdırabildiğime memnunum. Hayır kızmamıştır aslında, sahiden iyi şair olduğunu söylediğime kızmıştır.

Bardaklarımız boştur.

  • Açık beyaz şaraptan bir tane daha doldur Mustafa!

 

13 Nisan 1914 doğumlu Orhan Veli’yi, doğumundan 106, vefatından ise 70 yıl sonra bu sütunlarda bir vesile ile anmış olduk. Şiirlerinden örnekler verdik. Ama bunu kendi tahmin etmişti. Nasıl mı?

19 Mayıs 1938’de Mehmet Ali Sel takma adıyla Gençlik dergisinde yayımlanan “Sicilyalı Balıkçı” şiirinde, 2038’de de okunacağını bildiğini vurguluyordu:

 

Yüz sene sonra bugünkü dünyadan

Bir tek insan kalmadığı gün

Sicilya sahillerinde yaşayan balıkçı

Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize

Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp

Benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde”

2038’e de çok kalmadı hani… Ne dersiniz?

 

*Bu röportaj aynı zamanda Adnan Veli Kanık’ın “Orhan Veli İçin” isimli Yeditepe Yayınları’ndan 1953 yılında çıkan kitabında da yer almaktadır.