Empati, alıp kafaya takacağınız, suyla yutacağınız bir şey değil. Empati, sürekli var edilir, sürekli ve herkes için söz konusudur.

Ayla Kutlu edebiyatımızın önemli kalemlerinden.Yazarlığa 35 yaşında iken başladı. İlk öykü ve yazıları Özgür İnsan dergisinde Aygen Berel adıyla yayımlandı. İlk romanı Kaçış’ı 1977’de tamamladı.1985 yılında Bir Göçmen Kuştu O adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülü’nü kazanan Ayla Kutlu 1990 yılında Sen de Gitme Triyandafilis adlı yapıtıyla Sait Faik Hikâye Ödülü’nü aldı. 1996’da Altın Portakal ve Altın Koza Film Şenliklerinde toplam 14 ödül toplayarak büyük bir başarı kazanmıştır. Hoşçakal Umut ve Solgun Sarı Bir Gül yazarın filme çekilen diğer yapıtlarındandır.Yazar ile günümüzü ve edebiyatı konuştuk.

Akademi’de yaşanan ihraçları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Birtakım akademisyen, ülkenin artık barış ortamında yaşaması, insanlar arasındaki o güven duygusunun yeniden oluşturulması gibi düşüncelerle… Bizim 1960 yılında fakülteyi bitirmemizin hemen ardından, önce büyük bir özgürlük geldi, son derece modern bir anayasa yapıldı, insan haklarına değer verildi. Kitaplar özgürce yayınlanmaya, özgürce okunmaya, fikirler özgürce tartışılmaya başlandı. Öğrenci olduğumuz yıllardaki Demokrat Parti, hem özgürlükler hem toplumsal gelişmişlik yönünden sürekli geriye götürdü bizleri. Gerçekten özgürlüklerin, yaşama koşullarının çok kötü ve zor olduğu günlerdi. Adeta bugünler gibiydi.
Şimdilerde işte empati yapmak diye sürekli dillendiriliyor. Empati, alıp kafaya takacağınız, suyla yutacağınız bir şey değil. Empati, sürekli var edilir, sürekli ve herkes için söz konusudur. Ben politika ile uğraşan insanların bu niteliklerinin gelişmesi gerektiğine inanırım. Bir takım zorlamalar, bölücü sözler, hiç dinlememekler, alaya almaklar, kendisini tek sorumlu, diğerlerini hadi hain değmeyelim ama düşüncesiz ve yaratı gücünden yoksun gibi düşünmeleri… Dilime o kadar kötü sözcükler geliyor ki… En azından aymazlıktır. Özellikle askeri acılar geçirdik, acılar çektik. 2000’lere geldiğimizde farklı görüşten bir parti kuruldu. İtiraf etmeliyim bu partiden hiçbir zaman uygar bir yönetim beklentisi içine girmedim, ama bu kadar da vatandaşların düşüncelerinin önemsenmediğini ve 78 yaşındayım, bu kadar yalnız bırakıldığımızı hatırlamıyorum.

Fotoğraflar: Aysun Öner

Nasıl yalnız bırakılıyoruz?
Fikirlerimiz, düşüncelerimiz, genel yönetimce hep ‘yanlış’ olarak nitelendiriliyor ve asla kale alınmıyor.

Edebiyatçılar olarak mı yoksa genel manada tüm entelektüeller olarak mı?
Hayır. O partiye oy vermemiş kişiler olarak söylüyorum bunları. Sanata karşı en küçük bir ilgi yok, oysa insanları uygarlaştıran tek kaynak sanattır. Mesela çok yetkili bir kişi çıkıp, hasta olmasına rağmen, birkaç ay tutuklu olarak yaşamak zorunda bırakılan, sağlığı bozulan bir sanatçının, “Yerin dibine batsın onun yazdığı öyküler!” demesi, bana çok ağır geliyor. Çünkü o insanın yaptığı iş hayatının merkezidir, nasıl ki politikacının yaptığı iş de hayatının merkezi gibi geliyorsa kendisine.

Sanatçı olmanın getirdiği bir de toplumsal tavır vardır. Bu toplumsal tavır, birtakım örgütler tarafından iktidar vs. tarafından iktidara yakınlık için kullanıldıysa ya da o emareleri ben gördüysem o kurumlarla ilişkimi kesiyorum.

Hangi sanatçı bahsettiğiniz, Aslı Erdoğan mı?
Aslı Erdoğan’ı kastediyorum, Necmiye Alpay’ı kastediyorum, Fasıl Say’ı da… Cumhuriyet’teki o insanlardan ve özellikle Turhan Günay’ı da kastediyorum. Sanki hepsi eline silah almış insanlardan daha tehlikeli! Tehlike görürseniz önlem alırsınız. Ama bu önlem değil. Bu tam tersine… Hemen hapse atmaklar, kızmaklar… Bana çok ters geliyor. Çünkü empatinin zerresi yok. Çünkü yalnızca kendileri doğruyu bildiklerini zannediyorlar. Ama ne kadar çok yanıldılar… Ne bileyim, insan gözden geçirir, düşünür, ‘Ne diyor bu insanlar?’ der.

10 Şubat’ta, Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’ne, ihraçlara karşı akademisyenlerin yanında olmak için gelen, sizin de içinde bulunduğunuz bir grup insan kampüse giremediler. O gün neler yaşandı?
Gelelim 10 Şubat gününe. Bir iki gün önce, Mülkiyeliler Genel Merkezi’nden bir yazı ulaştı. Hocaların çoğunluğu görevden alındığı için eğitimin durma noktasına geldiğini, oraya giderek, görevden uzaklaştırılan, işlerine son verilen insanlarla, genç ve yaratıcı insanlarla dayanışma içinde olmak ve bu durumla ilgili neler yapabilirizi konuşmak için çağırdılar. Ben Mülkiyeliler Genel Merkezi’nin onur üyesiyim aynı zamanda. Bu benim görevim. O kadar iyi niyetle ve o kadar eyleme ihtimal vermeden evden çıktım ki… Evde kaldığım sürece uygar bir dünyada, uygar bir ülkede yaşadığımı mı zannediyorum? Bu saflığım da bağışlanır şey değil, ancak öyle işte insan. Tertibat alınmıştı ve girmemize izin vermediler. Genç bir adam var başlarında. Bize bakmayı, bir şey söylemeyi de belki gereksiz gören bir insan. Oraya gelenlerin içinde eski genel müdürler, hazine genel müdür yardımcıları, büyükelçiler, Mülkiyeliler Birliği’nden insanlar vardı. Ancak biz baya ileri yaş grubu insandık. Dinlemediler. “Dağılın, dağılın, gidin, aşağıya gidin” vs. “Nereye gidelim?”, arka kısım dolmuş insanlarla. Anlamıyoruz, gerçekten anlamıyoruz. Niye yasaklanıyor? O yaştaki insanlar oraya gidip, bağırıp çağıracak, bomba atacak insanlar mı? Sonra “Atarız, sürükleriz” filan dediler. Ben de onlardan birine dedim ki, “Ben 1960 Mülkiye mezunuyum. 80 yaşıma geliyorum. Mülkiye son sınıftayken fakültemi kurşuna dizdiler. Atlılarını üzerimize sürdüler. Mucize kabilinden atların ayakları altında kalmadım. Aradan 60 yıl geçiyor, ülkemde, işte “Gaz atarız, sizi göndermesini biliriz, harekete geçeriz… ”. Ve gerçekten de kalkanlarını… Hani uzunca kalkanlar ya onlar. İttikleri zaman bütün gövdenizi şey ediyor. Yaşınıza, öndeki insanların durumuna bakmadan iteleyip duruyorlar. İşte birbirimizin ayağına basarak, ona çarparak, buna çarparak vs. bizi uzaklaştırdılar. Uzaklaştırdılar, ama gitmiyorsunuz tabii. Çünkü bu işin sonucu kapıların da açılması ile bitebilir. Orası gitgide kalabalıklaştı filan. Öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayan Simit Sarayı vb. yerler var, oralarda oturuyorduk. Gaz attılar, TOMA geldi bilmem ne… Gazın etkisi geçtikten sonra, döndük geldik. Bir eylem söz konusu değildi oraya gidiş amacımızda, bir paylaşma ve konuşma söz konusuydu. Ama fakültemizden öylece uzaklaştırıldık. O tarihte kapatılmıştı, şimdi de açık olsa ne olur? Öğretmenleri yok, yine kapalı. Bu bir eğitim kurumu. Mezun olduğumda fakültem kurşuna diziliyor, 60 yıl sonra ülkem yine aynı biçimde baskı altında bir ülke. “Ben Mülkiyeliyim, gitmiyorum” dedim.

Mülkiyeliler Genel Merkezi’nde neler yapıldı peki 10 Şubat sonrasında?
Mülkiyeliler birliğinde tekrar toplantı yaptık. Eski Başkan’lar, illerden gelen temsilciler, eski yönetim kurulu üyeleri… İşte şimdiki örgütün, yönetimin sorumlulukları tartışıldı, bir takım kararlar alındı. Ancak bunlar çözüm değil. Bir dünya düzeni değişmedikçe bunlar düzelecek şeyler değil.
Bu kadar umutsuz mu?
Baskıyla, mahkemeyle, bağımsızlığının olduğunu söyleyemeyeceğimiz adalet ile çözülmüyor çünkü. Bu, uygarlaşma ile ancak çözülecek bir şey çünkü. Başka fikirler, başka görüşler varsa eğer, insanların doğruyu bulacağını iktidarın kafasına yerleştirmesi ve bunu kabullenmesi lazım.
Kimi yayınevleri ihraçlara karşı bildiri yayınladı. Az sayıda ve başka benzer toplumsal sorunlarla bu tip bildiriler görmüyoruz…
Kurumların bunları söylemesi… Eskiden bunların göreceli etkisine inanırdım. İnsanlar bunları alır, üzerine düşünür, düşünmelidir gibi. Ama bugün, böyle bir şey katiyen yok. Siz yoksunuz! Türkiye’de şu anda politika dışında hiçbir konunun önemi yokmuş gibi davranılıyor. Çünkü sanıyorum, Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş meselesi ortada olan. Örneğin, kadın sorunları dediğimizde pek çok yerde büyük bir aldırmazlıkla karşılandığını görüyorum. Bunu kadınlar da yapıyorlar. Demokrat Parti’nin 1954 seçimlerinden sonra bütün her şey bu ülkede bir dönüş hareketine girdi. Bu çok yavaştı o zamanlar, ama çağımıza uygun olarak bu gitgide hızlanmakta. Bu hoşgörüden uzaklaşma, tek tip insan oluşturma çabası, büyüklere itaat, siyasilerin tümüne muhtaç olduğumuz inancının yaygınlaştırılması, yani müthiş bir geri dönüş.

Mülkiye bir eğitim kurumu. Mezun olduğumda fakültem kurşuna diziliyor, 60 yıl sonra ülkem yine aynı biçimde baskı altında bir ülke. “Ben Mülkiyeliyim, gitmiyorum” dedim.

Peki nasıl oldu bu değişim?
Herhalde çok özel bir üst yöneticimiz var. Tam on beş yıl olmuş, bitmiş ve iktidardaki kişilerle tarafsızlar, muhalif olan sorumlu kişiler tek bir gün bile aralarında tartışmamıştır. Siz hatırlamazsınız ama eskiden Özal’lar Erdal İnönü’ler oturup tartışırlardı. Bir partinin lideri, bir başka partinin lideri, oturup konuşup tartışırlardı. Bu, yönetimde çok büyük hatalar yapılmasına neden oluyor. Bugün bir şey söyleniyor, ertesi gün başka bir şey söyleniyor. Demokrasinin kuralları yokmuş gibi kendilerine özgün gelen bir yönetim biçimini yeğlemek. Oysa o özgün değil.
Türkiyeli edebiyatçılar ihraçlara karşı nasıl bir duruş sergiledi? Günümüz edebiyat dünyası toplumsal problemler karşısında yeterli ilgiyi gösteriyor mu sizce?
Sanat, tek başına yapılır. Mümkün değildir sanatı, tiyatro ve benzeri sanatlar dışında… Bir ressam, bir edebiyatçı toplumun içinde çalışamaz. Onların mutlaka bir yerlere çekilmesi, ön çalışmasıyla, yazma aşamasındaki çalışmasıyla, eleştirel yaklaşımı düzenlemekle… Bence, hiç kimseyle temas etmemesi gerekir ve özgün eserler böyle ortaya çıkabilir. Sanatçı olmanın getirdiği bir de toplumsal tavır vardır. Bu toplumsal tavır, birtakım örgütler tarafından iktidar vs. tarafından iktidara yakınlık için kullanıldıysa ya da o emareleri ben gördüysem o kurumlarla ilişkimi kesiyorum. Tek at tek mızrak olmayı tercih ediyorum. Seslendiğiniz gruptan hiçbir ses gelmiyorsa, tarihe kaydolsun diye, kayıtlara geçsin diye etkinlik yaparsınız, buna saygı duyuyorum, korkumdan değil, tek başıma da pek çok şey yapabilirim. Ama ne yayınladılar bilmiyorum, yayınlamakta şu anda bir fayda var mı, vallahi ondan da kuşkuluyum. Başka bir ülke olduk; çünkü hiç önemsenmeyen, hiç dinlenmeyen…
Gramsci, ‘aydınlar’a dair, sol görüşlü olanlarının dahi sınıfsal ilişkilerden soyut, saf düşünce ve bilgi üreten kişiler olmadığını, iktidar olan sınıfa organik bağlarla bağlı olduklarını, hatta ‘aydınların bağımsızlığı’nı savunmanın manasız olduğunu iddia eder. Sizce bugün, bu koşullarda aydın nasıl olmalı?
“Ben aydınım. ” demenin doğru olmadığı kanısındayım. Bir üstten bakış anlamına geldiğini anlayanlar olabilir. Daha alçak gönüllü olmak gerekir… Türkiye’de bir tarihte Aziz Nesin’in önderliğini yaptığı “Aydınlar Dilekçesi” çalışması yapıldı. Bu dilekçede yalnızca aydınlar dilekçesi olmasından rahatsız olmuştum. Ben hem imza attım hem de topladım. Dava başladı ve devam etti. Ahmet Tahtakılıç adında bir milletvekili vardı. Bir gün bir kitapçıda rastlaştık. “Bir sürü insan sorgulanıyor, ben hem imza verdim, hem de topladım. ” dedim. “Ben avukatlardan biriyim, o zaman seni tanık olarak çağıracağız. ” dedi. Ben de “Tanık olur mu ben sanığım, beni çağırmadılar, hakkım yeniyor benim. ” dedim. Mahkemeye gittim, sıra bana geldi. “İmza topladım, ama beni çağırmadınız. ” dedim. Avukatlardan biri “Ayla Kutlu siz kendinizi sanık konumuna düşürüyorsunuz. ” dedi. Ben de “Evet hakkım yeniyor, ben de sanık olmak istiyorum. ” dedim. Tahliyeler oldu o yüzden. Bu, kahramanlık değil, adliyede bunlar yapılmamalı. Ben sorguya çekilmiyorsam onlar da çekilmemeliydi. Gramsci’nin söylediğini doğru bulurum. Sanatçıların her biri aynı dünya görüşünde olan insanlar değil. Aynı görüşten değillerse ayrı sınıflardandırlar. Sınıf en önce bunu verir insana. Öyle olunca da aynı tavrı beklemek yanlıştır. Bir de karakter özellikleri vardır. Bir de sınıfının dışında, her dönem geçerli değer yargıları içinde namuslu olmak gibi ayrı bir ayrıntılı düşünce biçimi vardır.

Siz kitaplarında toplumsal meselelere, özelde kadınların sorunlarına eğilen bir edebiyatçımızsınız…
Kadının sorunlarını göze sokar biçimde saptamak gibi bir görevim olduğunu düşünüyorum. Yoksa herkes biliyor annesinin ezildiğini, ya da belki eşinin ezildiğini bilmiyor ancak en azından kızının ezildiğini biliyor en ilkel erkekler bile. Çocukken bir şeyleri görürsünüz, algılarsınız, algıladığınızı fark etmezsiniz. Bir değer yargısına odaklandığınız zaman, o fark etmediğiniz şeyler, gelişmiş, anlamı yoğunlaşmış ve ifade edilebilir ve aydınlığa kavuşmuş olarak geliyor insana.

Ayrıca 50 yaşınızda, gençlere yol açmak için, “Ben artık ödüllü yarışmalara katılmayacağım. ” diyerek edebiyatın yerleşik kültürüne eleştirel bir duruş getirdiniz…
En azından yollarına çıkmamak… Ben bunun bütün yazarlar tarafından yapılması gerektiği kanısındayım, ancak kendi bilecekleri şey. Bunu saygısızlık olsun diye söylemiyorum, kimseyi kırmak da istemem.
Şimdi de, ihraçlar var ve akademisyenlerin yaşadıklarına karşı belli bir duruş gösteriyorsunuz. Hayat boyu farklı toplumsal meselelere karşı bir duruşunuz hep olmuş…
Bu duruşun eleştirisini yapalım. Tek at tek mızrak yaşıyorum diye. Bugünkü koşullarda doğru değil. Ülkede bölünme ürküntüsüne dek giden çok zor koşullar bunlar. İnsan tek başına ne kadar çok şey yapabilir, o biraz kuşkulu. Diğer yandan, örgütü oluşturan insanlar diyelim ki on kişi, sen bir kişisin. Bir kişinin oluşturduğu etki, on kişinin oluşturduğu etkiden daha az miktardadır diye de düşünmüyorum. Onlarla yürürüm ama hamur olmak üzere içlerine katılmak istemiyorum. Bugün yaşlı ve özgün yorumlar yaparken fikirlerimi kaybetmekten korkuyorum. Hiçbir kahramanlık yapmadım, sadece gittim ve öğrencisi olmakla övündüğüm öğretim kurumundan kalkanlarla iterek çıkarmaya çalışan insanlara karşı çıktığım için toplum benimle ilgilendi. Bu bir kahramanlık değil bu ve kahraman olarak görülmekten de rahatsızlık duyuyorum.
İlkeli olmak bir şeylerden feragat etmeyi, acı çekmeyi de getirmiştir belki…
Satmanın ayıp olduğuna inanmıyorum. Birileri satmasa bizim alacak ne domatesimiz ne de soğanımızı olur. Sorun bu değil, ama ben bir yazarım ve kendimi, ülkesini seven, düşünen bir insanın, bir sanatçının, kendisinin satış malzemesi olarak görülmesini sağlayacak, reklamlardan gösterişlerden uzak tutmaya çalışıyorum. Olasıdır ki bu çağa uygun değilim, olasılıktır ki bu çağa ait görülen onur kavramını daha feodal biçimde kabul ettirmişimdir. Böyle olduğum için, öne çıkayım, para kazanayım, piyasada olayım gibi kaygılarım olmadı. Bu beni eşim dostum arasında daha saygın bir hale getirdi.

Yeni bir kitabınızla okurlarınız buluşacaklar mı?
İki tane düşündüğüm kitap var. Kimse izin vermiyor bana şu kitapları yazmaya. Okullara dayanamıyorum. O çocuklarla bir arada olmaya. “Aferin iyi yazmışsın” diyor bir çocuk. “Seni bir öpeyim koklayayım” diyor öbürü. Birisini soru soracak çocukları seçsin diye asistan olarak seçiyorum. Soru soracak üç ya da dört kişi seçiyor, sonra işini unutuyor, pat! , dönüp eteklerini açıyor.

TEILEN
Önceki İçerikSanatın Paralel Evreni: Dijital
Sonraki İçerikSiz, Kentsiniz, Tekinsiz…
Aysun Öner
1981 yılında Ankara’da doğdu. 2002’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü’nde lisans, 2013’te Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Profesyonel olarak fotoğraf sanatıyla da ilgileniyor, 2002 senesinden bu yana 'kent insanının kentle kurduğu ilişki', 'kentli kadınların iş ve ev yaşamı arasında sıkışmış halleri', 'sokak sanatı' ve 'transseksüel bireylerin iş yaşamından dışlanmaları' gibi toplumsal yansımalar taşıyan fotoğraf çalışmalarıyla ulusal ve uluslararası sergiler açtı. “TransHayat” adını verdiği fotoğraf sergisinden bir seçki ile bu sergi üzerine Katarzyna Kosmala’nın kaleme aldığı bir inceleme aynı yazarın 2013’te Routledge Yayınevi’nden çıkan Imagining Masculinities adlı kitabında yayımlandı.