Faşizmin Avrupa’da doruk noktasına ulaştığı zamanlar İspanya’da, Cumhuriyetçi Halk Cephesi koalisyonu işbaşına gelmişti. Üstelik bir seçimle! Faşizmin her taşın altından çıktığı bir zaman ve kıtada anti-faşistler sandıkların üstüne basa basa iktidarın sahibi olmuştu. Velhasıl, bir iç savaşın çıkması için başka bir sebebe lüzum da yoktu. General Franco komutasındaki milliyetçi güçler ile Halk Cephesi arasındaki bu savaş üç yıl sürdü ve 1 Nisan 1939’da Franco’nun zaferi ile sonuçlandı. Franco, ölene dek (1975’e kadar) ülkeyi faşist diktatörlükle yönetti.

Katalonya, her şeyden önce, söylem ile gerçekliği ölçecek önemli bir deneyimdi. Bence bu deneyimi bizlere en iyi George Orwell’ın Katalonya’ya Selam kitabı anlatır. Kitabı okurken yanı başınızda bombaların patlayacak. Pencerenizden odanıza bir roket düşecek. Boğazınız barut kokusundan kuruyacak. Elinizi cebinize attığınızda tek dal sigara bulamayacaksınız. Haftalardır yemek yememiş gibi acıkacak, aylardır yıkanmamış gibi kir kokacaksınız. Bunlarla beraber kitapta, Franco’ya karşı verilen mücadeleden çok, Anarşistler ve Komünistler arasındaki amansız çekişmenin somut örneklerini de bulabilirsiniz. Hem cephe hattında hem cephe gerisindeki hükümet saflarında olan biteni, suya sabuna dokunarak, propaganda gayesi gütmeksizin, doğrusuyla yanlışıyla anlatan Orwell, İspanya’da neler olup bittiğini anlamamız için yetkin bir kaynak.

İspanya’da dövüşen gönüllüler, bu savaşın anılarını yüreklerinde kötü bir yara gibi taşımışlardır. Çünkü insan, haklı olduğu halde yenilebileceğini, zorbalığın gayrete boyun eğdireceğini, kimi zaman cesaretin mükâfatının olmadığını İspanya’ da öğrenmiştir.” Albert Camus, İspanya İç Savaşını böyle özetliyordu.

Cephe hattını bir kenara bırakıp asıl meseleye yani cephe gerisindeki entrikalı siyasal çıkar çatışmalarına, Anarşistler ile Komünistler arasındaki yıkıcı çarpışmalara, kara propagandalara, komünist iktidarın anarşistler üzerindeki baskıcı politikalarına değinmek mecburidir. Çünkü bu savaş salt militarist boyutu ile ele alınamayacak kadar karışık ilişkiler içermektedir. Savaş esnasında hangi şehrin hangi fraksiyonda, hangi fabrikanın hangi partinin denetiminde olduğu belirsizdi. Sınırlar her saat başı değişiyor, denetimler her gün farklı milislerin eline geçiyordu. 1936 yıllarında Katalonya’da anarşistlerin denetimi hâkimdi. Şehrin her duvarında, her yüksek tepesinde, tüm meydanlarında kırmızı-siyah anarşist bayraklar asılıydı. Tüm fabrika kapılarına, bu işyerinin işçiler tarafından kamulaştırıldığını açıklayan yazılar asılmıştı. Her şey kolektifleştirilmişti. Ayakkabı boyacılarının sandıkları dahi kırmızı-siyaha boyanmıştı. Şehirde kimse kimseye “bey, efendi, senyör” gibi sınıfsal bölünmüşlük kokan söylemlerle hitap etmiyordu. “Yoldaş” en kabul görür hitap şekliydi. Cephedeki askerler arasında bile tam bir eşitlik görülebiliyordu. Rütbeler kaldırılmıştı. Herkes düzenli bir orduya olan ihtiyacın farkındaydı ama işçi ordusunda gönüllülük esastı. Eğer biri diğer bir yoldaşından bir şey isteyecek olursa rica yolu ile yaptırabiliyordu. Topuk çakma, selam durma ve tüm askeri nizamlar kaldırılmıştı. Milis cephelerdeki tüm askerler fraksiyon farkı olmaksızın birbirlerinin sırtını kolluyordu. Tütününü paylaşıyor, kendinden daha aç olanlarla ekmeğini bölüşüyordu.

Tüm bu güzelliklere rağmen, birkaç adım geriye gittiğimizde, hükümet saflarında dönen entrikalar başımızı ağrıtmaya başlıyor. Mesela İspanya’da iç savaş yaşanırken neden Avrupa’daki birçok sol yâda sosyal-demokrat partinin susup oturduğunu, yoldaşlarının faşist kurşunlar karşısında teker teker öldürülüşlerini nasıl el pençe izlediklerini sorabiliriz. Bu sessiz kalışta iki sebep olabilir: Birincisi SSCB’nin etkisi diğeri İspanya’daki somut politik koşullar. SSCB, Lenin’in ölümünden sonra hızla “Planlı Devlet Kapitalizmi”ne dönüşmüş ve giderek muhafazakârlaşmıştı. SSCB’nin genel politikası, Batı Bloğunun karşında güçlü bir Doğu Bloğu yaratmaktı. Rusya’dan esen bu rüzgâr, Machiavellisit mütevazılıkla, her yolun mübah olduğu algısını pompalıyordu. “Güçlü” Doğu Bloğu hedefine giden yol, SSCB ile ittifak kuran devletlerin, SSCB’ye para kazandırabilecek bir ekonomik konumda olmasından geçiyordu. Merkez Sol’un bu tutumu otomatik olarak Avrupa’daki tüm Sol partileri Sosyal Demokrat bir konumda mevzilendirdi. Fransız komünist partisinin o tarihlerde “Güçlü Fransa” söylemini kullanmasını başka nasıl açıklayabiliriz?

Diğer etken ise şuydu: İspanyadaki somut politik koşullar faşizmin yaşandığı diğer ülkelerden “siyasal arzu ve irade” yönünden farklılık gösteriyordu. Franco, Hitler ve Mussolini tarzında modern ulus-devlet faşizmi kurma fikrinden uzaktı. O, feodalizmi canlandırmak istiyordu. Franco’nun bu politikaları, bazı liberalleri sol cepheye yakınlaştırdı. Bu sebeple Dünya İşçi Sınıfı ve örgütleri, İspanya’daki bu muğlâk ittifaklar karşısında bir adım geriden gelme yolunu seçmiş olabilirler. Demokratik ülkelerdeki işçi sınıfının İspanyol yoldaşlarına yardım edebilecekleri yol, endüstriyel eylemlerdi (Grev ve Boykotlar). Fakat neredeyse hiçbir hareketlilik oluşmadı. İstenilen şey neydi? Devrim mi? Demokratik Cumhuriyet mi?

Başlangıçta, merkezi hükümet ile Generalitte de Cataluna’nın (yarı özerk Katalan Hükümeti) her ikisinin de işçi sınıfını temsil ettiği söylenebilirdi. Hükümetin başı, sol kanat bir sosyalist olan Caballero idi; kabine üyeleri U.G.T (sosyalist sendikalar) ve C.N.T ( anarşistlerin denetimi altındaki sendikalist işçi birlikleri) temsilcisi bakanlardı. Yerel Katalan Hükümeti’nin yerine bir süre sonra, fiilen sendikalardan gelen delegelerin oluşturduğu Anti-Faşist Savunma Komitesi geçti. Sonradan savunma komitesi feshedildi ve Generalitte işçi sendikalarını ve çeşitli sol kanat partileri temsil etmek üzere yeniden kuruldu. Her hükümet değişikliğinde sağa doğru bir kayma oldu. İlk önce P.O.U.M (Birleşik Marksist İşçi Partisi) Generallite’den çıkarıldı, altı ay içinde Caballlero’nun yerine sağ kanat sosyalist Negrin getirildi; kısa bir süre sonra C.N.T hükümetinden atıldı. Sonra U.G.T. Arkasından C.N.T., Generallite’den kapı dışarı edildi; en sonunda, savaşın ve devrimin patlak verişinden bir yıl sonra, ortada tümüyle sağ kanat sosyalistler, liberaller ve komünistlerden oluşmuş bir hükümet kaldı. Sağa doğru genel kayma, SSCB’nin Hükümet’e silah yardımına giriştiği ve iktidarın anarşistlerden komünistlere geçtiği 1936’nın Ekim-Kasım aylarına rastlamaktadır.

Bence, olup biten şey, genel bir burjuvalaşma hareketi ve birkaç aylık devrimin ürettiği eşitlikçi ruhun yıkımıydı. Her şey o kadar hızlı değişiyordu ki, İspanya’ya birkaç ay arayla gelenler bile kendilerini farklı bir ülkeye gelmiş gibi hissediyordu. Çok kısa bir an için bir işçi hükümeti gibi görünen şey, olağan fakir-zengin ayrımı ile sıradan bir burjuva cumhuriyetine dönüşüyordu. “Sosyalist” Negrin, 1937 sonbaharında yaptığı resmi konuşmada, “özel mülkiyeti tanıdığını” ilan ediyor ve savaşın ilk yıllarında, faşizme sempati duyduklarından kuşkulanıldığı için kaçmak zorunda kalan Cortes üyeleri İspanya’ya dönüyorlardı.

Politik bilince sahip olan kişiler, savaşın belirgin unsurunun, Franco’ya karşı verilen mücadeleden çok, Anarşistler ve Komünistler arasında yaşanan boğucu çatışma olduğunun farkındaydılar. Saat başı fraksiyon değiştiren İspanyol radyosu, bazen belirli bir bölgenin hem faşistlerden hem anarşistlerden arındırıldığını, bazen hem komünistlerden hem faşistlerden arındırıldığını, bazen de hem komünistlerden hem de anarşistlerden arındırıldığını anons geçiyordu. Bu politik ayrılıkların sebebi ise savaşın, komünistler ve anarşistler için farklı algılanmasından ve farklı tarif edilmesinden ötürüdür. Anarşistler için her şey bir yana, olan biten sadece bir devrim başlangıcıydı, tamamı değil. Ülke tam bir geçiş aşamasındaydı; durum ya sosyalist bir yönde gelişebilir yâda eskiden olduğu gibi kapitalist bir cumhuriyete geri dönebilir. Komünistler için durum farklıydı. P.S.U.C ( Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi )’ nin çizgisi ise aşağı yukarı şuydu:

Şu anda savaşı kazanmaktan başka hiçbir şey önemli değildir; savaşta zafer olmayınca anlamsızdır. Bundan ötürü bu an, devrimi ileri götürmekten söz etmenin zamanı değildir. Kolektifleştirmeyi zorla uygulamaya kalkarak köylülerin yabancılaşmasına göz yumamayız ve bizim safımızda çarpışan orta sınıfları ürkütmenin sonuçlarına da katlanamayız. Her şey bir yana, etkili olabilmek için devrimci kargaşaya son vermek durumundayız. Yerel komiteler yerine güçlü bir merkezi hükümetimiz, gereği gibi yetiştirilmiş ve tek komuta altında baştan aşağı silahlandırılmış bir ordumuz olmalıdır. Bu aşamada biz, proletarya diktatörlüğü için değil, parlamenter demokrasi için çarpışıyoruz. Her kim iç savaşı toplumsal devrime dönüştürmeye çabalıyorsa faşistlerin ekmeğine yağ sürüyor demektir. Niyeti bu olmasa bile gerçekte ihanet halindedir. ”

İki merkez ideolojinin, İspanya’yı farklı okuyuşları ve doğal olarak farklı pratikleştirmesi ve hepsinin yanında SSCB’nin tutumu, İspanya’yı tam bir keşmekeşe sürükledi. Gerçekteyse, İspanya’da devrimi önleyenler herkesten önce komünistlerdi. Sonradan sağ kanat güçleri tüm denetimi eline aldığında komünistler, devrimci önderleri ve anarşistleri avlamakta liberallerden daha hevesliydiler.

TEILEN
Önceki İçerik(DOSYA) John Ruskin’e Methiye
Sonraki İçerikBir “Modern İncil” Denemesi: Güzel Ölümün Öyküsü
Barış Kılıç
1992 İstanbul doğumlu. Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. 2015 Ahmet Hamdi Tanpınar Deneme Yarışmasında Samuel Beckett’da Erişme Kavramı eseriyle dereceye girdi. Kent sosyolojisi, karşılaştırmalı edebiyat, kültür tarihi gibi alanlarda çalışıyor. Bazı yayın evleri hamalı, amatör müzisyen, profesyonel yalnız. İstanbul’da ikamet ediyor.