Sonunda Süper Kahramanların da maskesi düşecekti. Bekliyorduk ama bu kadar acımasız değil elbette. Son 5 yıldır başta Netflix gibi yapımlarda gördüğümüz, kapitalizme, neo liberal piyasacılığa dönük eleştirileriyle solcu- anarşizan eğilim The Boys adlı dizi de tavan yapmış görünüyor. Evet; ilk sezonu yayınlanan The Boys gerçekten kurduğu dil ile bir “büyü bozumu” yapıyor; tam da Amrika’dan yani süper kahramanların doğduğu coğrafyadan.

Gılgamış’ın, Homeros’un büyülü dünyasının, mitlerin ve masalların dışında, bizzat bu dünyayı da eklemleyerek oluşturulan süper kahramanları Amerika’ya borçluyuz. Bütün dünyadan akmış ayak takımının kurduğu bu köksüz, çok kültürlü, melez bir o kadar seyrek ve geniş coğrafyanın ürettiği iki temel mitoloji var. Birisi western diğeri ise çizgi romanlarda doğan sonra gerçek evi sinemaya transfer olan Süper Kahramanlar. Örneğin western çizgi romanda Amerika değil Avrupa’da anlatısını (Teksas-Tommiks-Red Kit) kurarken, çizgi roman 1930’lardan 1950’lere Amerika’da süper kahramanlar üzerinden altın çağını yaşıyordu. Kaptan Amerika savaşta Nazilere, Soğuk Savaş döneminde ise Sovyetlere karşı ülkesinin bayrağını dalgalandırıyordu gururla.

Süper Man’dan Örümcek Adam’a Batman ya da X-Men serisine onlarca doğa üstü güçlere sahip kahraman sökün etti gazete ve dergi sayfalarına. 2. Dünya Savaşı sonrası dönem ama daha çok 1980’ler Süper Kahramanların yüksek teknolojiyi de kullanarak Holywood’u yuva yaptıkları dönem oldu. 1990’ların ve günümüzün dijital efekt devrimi düşünüldüğünde bu ev saraya dönüşmüş görünüyor. Marvel ve DC Comics gibi süper kahraman fabrikaları doğdukları çizgi romanları aşmış animasyon dahil sinemaya çalışır duruma geldiler. Oyuncak ve ürün lisansı gibi dev bir sektörü saymıyoruz bile. New York’u, kutsal ve hep haklı ABD’yi tehditlere karşı koruyan bu yurtseverler hala bütün hızları ve güçleriyle çalışmaya ve gişe hasılatı yapmaya devam ediyorlar.

Elbette cinsellikten uzak, bebek yüzlü, domestik süper kahramanlara zamanla başka özellikler de eklenmeye çalışıldı. Örneğin Dead Pool gibi aykırı ve ağzı bozuk, hatta anti-kahraman süperler de çok sevildi. Nasıl çizgifilm alanında Simpsonlar veya Sünger Bob daha gerçekçi aykırı alanlar açmışsa, idealize olmayan hatta “gerçek” süper kahramanlar da görmeye başladık ekranlar da ve çok sevildiler, samimi bulundular. Süper Kahramanlar anlatı evrenlerini kurarken bütün dünya mitolojilerini sindirmeyi, dönüştürmeyi ve eklemlemeyi biliyorlar. Uzak Doğu felsefesinden, Ortaçağ gotiğine ve şovalyelerine, Eskimo söylencelerinden modern romana hemen her alanda rahatça dolaşıyorlar.

İşte The Boys dizisi tam da bu söylemi kurcalıyor bütün sahiciliğiyle. Süper Kahraman enflasyonu olduğu bir dönemde (hatta günümüzde) geçiyor dizi. Kimi doğuştan ya da çalışarak yeni süper kahramanlar dahil oluyor dünyaya. Büyük bir şirket ve profesyonel yöneticiler tarafından yönetilen, borsada hisseleri dönen, instagram like’ları ile büyük bir medya ağıyla sarmalanmış, piyasaları ve etkilerini analiz eden onlarca masabaşı personeliyle tahkim edilmiş, gökdelenli bir Süper Kahraman holdingiyle karşı karşıyayız. Elbette ABD bayraklı pelerinleri, parlak kemerleri, mavimtrak kostümleri ile suçları yakalıyorlar, felaketleri önlüyorlar ve devletin kolluk güçlerinin işlerini kolaylaştırıyorlar. Fakat bu kahramanlar dışarıdan görüldüğü gibi değiller. Yozlaşmış, kendilerinden, kişisel hazları ve paradan başka bir şey düşünmeyen, yalancı ve tacizci bir güruhla karşı karşıyayız aslında. Reklamcılar, ışıltılı talk showlar, imgelerini bir marka olarak market raflarına, ürünlere yansıtan koca bir reklam sektörü ile iç içe ceplerini dolduruyorlar.

Bu süper kahramanlardan biri görevini yaparken (ışık hızında uçarken) kaldırımda kazayla bir kadını paramparça edince başlıyor dizi. Arkasından kadının sevgilisine resmi kurumlar tarafından verilmeye çalışılan sus payı, örtük şantajlar geliyor. The Boys, bir teknoloji marketinde tezgahtar olan, “sıradan” bir kahramanın, Guantanamo’da işkencelere katılmış arıza bir eski askerin yardımıyla bu süper kahraman holdingine mücadelesini anlatıyor. Dizi, 1990 sonrası yeni kapitalizminin, halkla ilişkiler, medya ve reklam dünyasının bu sisteme nasıl cila çektiğinin, yalanların acımasız bir eleştirisini veriyor.

Walter Benjamin ilk kendini romanlarda göstermiş modern kahramanın “kahraman olamayan” kahraman olduğunu söylüyordu. Yani sokak başında karşılaşacağınız, işten dönen, kirasını düşünen yorgun Herakleslerdik hepimiz. Ama bu gelenek bambaşka ve gerçek kahramanlar yaratmayı da bildi. Hala da yaratıyor…

Daha fazla ipucu vermeyelim. İşte The Boys’da bu “kahraman olamayan” kahramanların yozlaşmış, kapitalistleşmiş süper kahramanlara karşı mücadelesini izliyoruz keyif duyarak. Aslında Süperlerin kim olduğunu anlıyoruz. Mücadeleyi de.

İyi ki de izliyoruz…. Umutla!

TEILEN
Önceki İçerik“Susmak Dilsizleşmek Değil, Konuşmaktan Kaçınmaktır”
Sonraki İçerikTARİHSEL ROMAN ve İSKOÇ MİLLİ ROMANTİZMİNİN DOĞUŞU: WALTER SCOTT
Ali Şimşek
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Varlık, Sanat Eylemi, Üç Nokta, Bağımsız’da yayınlandı. 2008-2012 yılları arasında BirGün gazetesinde kültür sanat editörlüğü yaptı ve yazılar yazdı. Yurt Gazetesi Kültür Ek yayın yönetmenliğinde bulundu. 2004-2012 yılları arasında Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans programında ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde medya, küreselleşme, popüler kültür ve sinema üzerine dersler verdi. AICA-Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği üyesi.