Tatilde gittiğim yerin müze ve varsa antik kentlerini ziyaret etmeyi severim. Bu yaz Knidos, Milet ve Teos antik kentlerini tekrardan görme fırsatı buldum. Adını saydığım antik kentleri gezi yazısı gibi size anlatacak değilim. Meramım başka.

Teos antik kentinde öteden beri beni etkileyen en önemli yapı oradaki meclis binası, tiyatro vs. değil, kentin bütününe yayılmış olan binlerce yıllık zeytin ağaçlarıdır. Koskoca gövdesindeki derin oyuklar, yaşlanmış bilge insanların yüzündeki tecrübe kokan çizgileri anımsatıyor. Binlerce yıllık derken mübalağa yapmıyorum, bu ağaçlar gerçekten de binlerce yıllık ağaçlar. Gölgesindeki serinlik öyle bir serinlik ki dünyanın bütün klimaları bir araya gelse, ek kuvvet olarak vantilatörleri de yanlarına alsa bu serinliği sağlayamaz. Heybetli gövdeyi, ana kucağı gibi şefkatli dallarını görünce insan ister istemez selam duruyor bu binlerce yıllık bilge varlıkların önünde. Bu dünyada birilerinin karşısında el pençe durulacaksa işte o birileri bu ağaçlardır. Binlerce yıldır oradalar, onun o şefkatli heybetine kim bilir benim gibi ne yürekler sığınıp düşüncelere daldı, kim bilir daha kaç yürek sığınacak…

Bu yazıyı Teos’ta o ağaçların birinin altında yazıyorum. Belki son kısmını evde annemin çayını içerken yazarım, belli olmaz. Nerede kalmıştık?

Gözlem yapabildiğim kadarıyla, ülkede politik duruşu ne olursa olsun herkeste artan yozlaşmaya karşı bir tepki var. Yozlaşma, bilgisizlik, tahammülsüzlük, eleştiriye karşı hasmane bir tutum ülkenin ve genel olarak dünyanın temel sorunu haline geldi.

Geçenlerde siyasi yönden benim gibi düşünmeyen muhafazakar bir arkadaşımla baş başa dört beş saate yakın sohbet ettik. Bu sohbetlerin çok değerli olduğu kanısındayım, sık sık da yaparız. O arkadaşım devamlı olarak eleştirinin kötü bir şey olduğunu, iktidarı yıprattığını ve doğal olarak ülke menfaatlerine zarar verdiğini, düşmanların işine yaradığını savunuyordu. Son görüşmemizde bir tık öteye geçerek özetle, “ Bu millete Hitler benzeri bir otorite lazım. Görüyorsun tembeliz, herkes kaytarıyor, ülkece batıyoruz, Hitler’in ırkçı olmayan, diğer ülkelere saldırmayan bir versiyonu bize gerekir, herkesi zorla çalıştıracak herkes üretecek, sosyal medyadan vs. eleştirmek de yasak olacak, kimse üretimi baltalayamayacak. Bak bir cep telefonu bile yapamıyoruz…” dedi.

Eleştiriden genel olarak neden korkuyoruz? Bence temel mesele bu.

Ağacın altında uzanmış halde kalemi bir an elimden bırakıyorum, Batılı bir turist kafilesi önümden geçiyor, selam verip yollarına devam ediyorlar. Kafamı yukarı kaldırıyorum, ağacın görkemli dallarında yaprakları değil Thales’i, Sokrates’ı, Pythagoras’ı görüyorum. Başlayalım.

Bilimsel ilerleme, bayrak yarışı şeklinde tarih boyu kültürler arasında etkileşimde bulunarak gelişen bir süreçtir. Yani modernite öncesi bilim sadece batıda başladı ondan önce hiçbir ilerleme yoktu gibi bir tez akla pek uygun gelmiyor. Antik Yunan’da başlayan şey ilerleme değil “bilim”dir. Bunu belirttikten sonra Karl Popper’in görüşünü kendi cümlelerimizle daha yüksek bir sesle dile getirebiliriz: “Antik Yunan öncesi ve döneminde Mezopotamya, Çin, Avrupa, Asya vs. bu gibi yerlerde bilim yoktu. Kişisel bilgi toplama ve çabalar vardı ancak bu yapılanlara bilim diyemiyoruz çünkü bunların test edilebilme ve gözlemlenebilme özelliği yoktu. Böyle bir arayış da yoktu. Pusula gibi, astronomi gibi, kağıt gibi vb. alanlarda pek çok buluş, atılım dünyanın diğer bölgelerinde (çoğunlukla doğu) yapılmasına rağmen bilim ve felsefe niçin Antik Yunan’da başlamış ya da başka bir deyişle ete kemiğe ve sistematik bir şekle bürünmüştür?”

Gerçekten de Antik Yunan öncesi buluşlar, çabalar olmasına karşı bu yapılanlara bilim diyemiyoruz. Bunlar kişisel çabalar olarak kalmıştır. Mesela Güney Amerika, astronomi ve matematikte zirve yapmış bir medeniyettir ama ne at biliyorlar ne saban ne tekerlek! Mesela Çin, pek çok buluş yapmasına rağmen tarım yok, madencilik yok, tekerlek yok… Sıfır sayısı bulunmuş, matematikte çığır açılmıştır ancak tüm bunlar bilim değildir. Örnekleri çoğaltabiliriz. Peki bu neden böyle olmuştur? Neydi bu Antik Yunan’ın alametifarikası?

Seferihisar Teos Antik kentinde binlerce yıllık zeytin ağacının altında oturmuş bu yazıyı yazarken yapraklarda ansızın Thales beliriyor. Thales, bizim Aydın ilinde bulunan Milet kentinde yaşamış ve varlıklı aileye mensup bir filozoftur. Thales’in Mısır’a pek çok seyahat yaptığı bilinmektedir. Mısır’da Nil Nehri’nin taşması sonucu biriken kil tabakası pek çok arazinin sınırını ortadan kaldırdığı ve bu soruna çözüm arandığı için orada kartografya (doğal olarak geometri) alanında önemli gelişmeler oluyor. Thales de Mısır’a yaptığı bu seyahatlerde kartograya ve geometri alanlarında oldukça fazla bilgi topluyor. (İşte medeniyet ve bilimsel gelişime bayrak yarışı-etkileşim- diye bu yüzden diyoruz.) Taşan Nil Nehri’nin sebep olduğu felaketlerin geometri ile bulunan çözümlerle en aza indirildiğini gören Thales şunu kendine soruyor: “Bize hep doğal afetlerin ve benzeri felaketlerin tanrıların kızgınlığı sonucu olduğu ve çare bulunamaz şeyler olduğu öğretilmişti. Her felaketin sorumlusu onlarca tanrı vardı çünkü. Fakat burada bir yanlışlık olmalı. Mısırlı kartografların bulduğu geometrik çözümler dünyanın her yerinde geçerli olmalı!” (İşte bilime adım atıyoruz, madde 1, her yerde her koşulda aynı sonuca verebilme özelliği)

Thales Mısır’dan Milet’e dönüyor. Kendi gibi filozof ve aristokrat olan arkadaşı Anaksimander’e “ Ben böyle böyle şeyler öğrendim. Biz bilgilere tanrıların yardımı olmadan ulaşabiliriz. Acaba deprem gibi, fırtına gibi felaketlere de benzer çözümler bulabilir miyiz?” diyor.

Bunları dedikten sonra Thales konuya ciddi olarak eğiliyor ve çok daha önce Sümerler’in ortaya attığı(ancak Sümerlerinkine bilim diyemiyoruz çünkü bu hipotez Sümerler’de rahiplerin elindeydi ve eleştirilemiyordu), dünyanın büyük bir okyanusun içinde yüzdüğü kabul edilen haritayı alıp Anaksimander’in karşısına koyuyor. “Düşünelim” diyor, “Çevre okyanusta büyük bir fırtına olunca bu sallanır ve haliyle deprem olur. Ayrıca Milet’e gemiyle gelen tüccarların hepsinin dediğinin ortak noktası etrafımızın büyük bir okyanus ile kaplı olduğu. Bu da bu haritayı doğruluyor, bu çok mantıklı geliyor bana.”

Anaksimander ‘in cevabı şu oluyor: “ Thales üzgünüm ama bu bana pek mantıklı gelmiyor!” diyor. Thales bunun üzerine Anaksimander’e bilim tarihini başlatan soruyu soruyor “Peki sen ne düşünüyorsun?”

Anaksimander, “Dünyayı tutan su ise onu ne tutuyor? Onu da tutan bir şey olsun peki onu ne tutuyor? Gördüğün gibi senin hipotezin meseleyi çözmüyor. Bence Dünya boşlukta duruyor ve merkezde yer alıyor” diyor.

İşte “tenkit yani eleştiri” ve buna bağlı olarak da bilim ilk defa burada ortaya çıkıyor.

Bununla da kalmıyoruz. Anaksimander, Thales ile yaptığı fikir sohbetleri ve araştırmaları sonucu oluşturduğu Dünya haritasını getiriyor ve Milet limanına bir direğe çakıyor. Altına da şunu yazıyor: “Bu limana gelen kaptanlar, lütfen bu haritayı inceleyin ve bilgileriniz eşliğinde gerekli düzeltmeleri yapın” İşte bu bilimdir! Çünkü eleştiriye ve geliştirilmeye açıktır.

Gerek Thales’in gerek Anaksimander’in yaptığı Dünya haritaları onlardan yıllarca önce diğer medeniyetler tarafından benzer şekillerle yapılmıştır ancak buralarda bu haritalar hep dinsel (ilahi) kesimin kontrolünde ve eleştiriye kapalıdır, mutlak doğru kabul edilmişlerdir. İşte bu yüzden Thales ve Anaksimander’in yaptıkları şey bilimdir, çünkü tenkide açıktır.

Thales’ten önce “evrenin özü nedir” sorusuna hep aynı cevap verilmiş ve meseleyi tartışmaya gerek kalmamıştır: Tanrı. Ancak ilk defa Thales ile bu soruya laik bir cevap verilmiş ve evrenin özünün su olduğu hipotezi öne sürülmüştür. Anaksimenes bu soruya hava, Anaksimandros ise apeiron (sınırsız belirsiz olan) diyerek Thales ile açılan kapıdan girerek evrenin özüne ilişkin ilk kez farklı görüşler öne sürmüşlerdir.

Prof.Dr. Ahmet Arslan “İlkçağ Felsefe Tarihi” isimli serisinin ilk cildinde Leon Robin’in ilkçağ felsefesi konusunda Fransız dilinde temel eserlerden biri olan “Yunan Düşüncesi ve Bilimsel Zihniyetin Kaynakları” isimli kitabının önsözünde geçen şu bölümü aktarıyor: “Yunanistan, insan aklını yaratmıştır. Doğulularda ‘bilen’, tanrısal sırların sahibidir. O; rahip,peygamber,büyücü, keramet sahibidir. Düşünür, yani kendi gücüyle düşündüğünü ileri süren kişi, tarihte yeni bir olaydır.” 1

Tam bu sırada hafif bir ege meltemi yüzümü okşuyor. Duyulan tek ses yaprakların hışırtısı. Derken Masal gelip uzanıyor yanıma. Masal büyük yeğenim, 7 yaşında ve şimdiden soru sormanın o aydınlık dünyasına girmiş olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Biraz önce onu gezdirmiş olduğum Dionysos Tapınağı aklına takılmış. “Dayı, şarabın da mı tanrısı var? “ diye soruyor. Bu sorusunu cevaplayayım, hemen yazıya döneceğim.

Evet nerede kalmıştık? Neye bilim dediğimizi, bilim tarihinin nerede başladığını anlattık. Eleştiri olmadan bilimin, buna bağlı olarak teknolojinin ve düşüncenin gelişemediğini Antik Yunan öncesi tarihi okuyarak, şimdiki ortadoğunun ve benzer diğer ülkelerin halini bir an olsun düşünerek anlamak mümkündür. Bilim, bildiğini iddia etmez, kanıtlar ve “şu ana kadar bildiğimiz budur” der. Bu bilgi her an değişebilir ve gelişebilir. Bir bilgiyi ya da hipotezi yüzlerce kez doğrulasanız bile bir kez yanlışlandığı zaman bilimsel olma özelliğini yitirir.

“İyi ama Hitler döneminde teknoloji nasıl gelişti? Eleştiri mi vardı?” diye soranlar olacaktır. Duyabiliyorum. Evet vardı. Hitler dönemi bilim insanları bilimsel konularda birbirlerine son derece keskin eleştiriler getiriyorlardı. Bu eleştiri bilim ile sınırlıydı. Politik eleştiri yapmak gibi bir şansınız yoktu. İşte bilimsel eleştiri özgürlüğü ve kolektif çalışma yüzünden Almanya kademeli olarak o büyük teknolojik atılımları gerçekleştirdi, bunun zıttı olarak politik eleştirilemezlik yüzünden milyonlarca insan hayatını kaybetti ve Almanya bu politik saçmalığın bedelini ödedi gibi bir yorumu gayet tabii yapabiliriz.

Hakaret etmeden yapılacak eleştirilere insanlığın ihtiyacı var. Yanlışa yanlış, doğruya doğru, saçmaya saçma diyecek cümlelere ihtiyacımız var. Korkmadan düşünebilen ve eleştirebilen nesillere ihtiyacımız var.

Elinizden düşürmediğiniz akıllı telefonları yapan şey “bilim”dir, başka bir şey değil! Bilimin verdiği bu güç sayesindedir ki yakın zamanda ülkemizde protesto edilen bir telefon firması bu resti görerek fiyatlarına zam yapıyor! Çünkü senin onu her koşulda alacağını biliyor.

Kullandığınız tüm teknolojik ürünleri, tepki görmek endişesiyle açıkça söyleyemediğiniz fakat yaşam kalitesine imrendiğiniz ülkeleri bugünkü seviyesine ulaştıran şey özgür düşünce ve bilimdir.

Eleştirel Kültür dergisindeki şiarımız ne idi? Hatırlayalım:“Eleştiri,şimdi!”

Evet, hiç vakit kaybetmeden, eleştiri şimdi ve daima!

 

1 L.Robin, La Pensee Grecque et Les Origines de l’Esprit Scientifique, Paris,1948 s.11-12 – akt. Prof.Dr.Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi , İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları , 1.cilt, sf.41

 

 

TEILEN
Önceki İçerikMoaz’ın Fokstrot’u: Kolonyalizmin Evrenbilimine Giriş
Sonraki İçerikGüneştekin: Bir “Vanitas” Vakası
İsmail Sürücüoğlu
1986 doğumlu. Üniversite yıllarına kadar İzmir'de sürdürdüğü öğretim hayatını İstanbul Üniversitesi'nde tamamladı. Odatv, Yurt Gazetesi Kitap Eki, Red Dergisi, Düşeyazanlar Dergisi, Balkan Aydınları Dergisi gibi mecralarda dönem dönem yazıları yayımlandı. Taksim Dayanışması içerisinde aktif olarak çalışmalar yürütmektedir. "Allahını Seven Defansa Gelsin" isminde bir kitabı bulunuyor.