Amerikan Rüyası – seri I –

1

“Didn’t you know Billy boy… the rich have always sucked off low-class sh*t like you!” Society(1989)

Biyo-politika kavramı ilk kez Fransız düşünür Micheal Foucault tarafından “Cinselliğin Tarihi” adlı kitabı içerisinde kullanılmıştır. Foucault; 17. Yüzyıl ile birlikte hayatın her alanını kaplayan vahşi kapitalist büyümeyle insan faktörünün daha verimi kullanımı üzerinden gelişen bir çeşit “biyoiktidar”ın da kurulduğunu tespit eder. Biyoiktidar, insanların bedenlerinin “terbiyesi, yeteneklerinin artırılması, güçlerinin ortaya çıkarılması, yararlılığıyla itaatkârlığının koşut gelişmesi, etkili ve ekonomik denetim sistemleriyle bütünleşmesini” ve biyolojik niteliklerinin de denetlenmesini hedef alır. (Ayrıntı Yayınları, 2003: 102–104)

Biyoiktidar; kapitalizmin insanların salt politik yaşamlarını değil, aynı zamanda onların biyolojik varlıklarını da denetim altına alındığı aşamadır ve bu aşamada insanın nesneleştirilmesi süreci onun çıplak et kategorisine inişi de kapsar.

2

İkinci Dünya savaşı ertesinde ortaya çıkan Soğuk Savaş koşullarında Hollywood sinemasında ardı ardına beden istilası, parazit, hastalık ve bedensel metamorfozu konu alan filmler çekilmeye başlar. B movie mantalitesinde çekilen bu yapımlar doğal olarak bilimkurgu ve korku sinemasının melezleştiği ucuz ama etkileyici bir sinematografik imge kurarlar (The Fly-1858, Invasion of the Body Snatchers-1956, vb).

Zaman içinde “body horror” olarak anılacak bu tür; 68 kuşağının yenilgisi, Vietnam Savaşının açtığı yaralar, Watergate skandalının yarattığı güvensizlik, büyüyen Aids hastalığı paniği gibi olaylarda ifadesine bulan toplumsal kriz ile birlikte 80’li yılların başında yeniden ivme kazanır. Alien(1979), Scanners(1981), Possession(1981), Videodrome(1983), Re-Animator(1985) gibi örneklerin yanında, bu dönemin en akılda kalan filmlerinden biri de Brian Yuzna’nın Society adlı filmidir.

Brain Yuzna’nın Society filmi kapitalist sınıfın yarattığı sınıf hiyerarşisini en uç noktasında imgeleştirerek izleyicinin gözünün içine sokmayı amaçlayan ve bunu yaparken de beden metaforunu bioiktidar perspektifi ile ele alan bir korku sineması formu yaratır. Fakat Yuzna bu temayı işlerken yukarı da adı geçen ve artık “arthouse” sineması janrı içinde konuşulan filmlerin tekinsiz kavramını ya da ele aldığı sosyal eleştiriyi genelde alt metne yedirerek, yer yer gizleyerek işleyen estetik hattının dışında bir sinema anlayışı izler.

Yuzna; filminde işlemek istediği her hangi bir kodu izleyiciye yadırgatarak ya da saklayarak aktarmayı seçmez, hatta tam aksine onu izleyicinin gözünün içine sokmayı amaçlayan bir saldırı sineması dili kurmaya soyunur. Bunu yaparken de klişe her kavramı alıp, en klişe şekliyle yeniden izleyiciye yansıtır. Yuzna’nın Society de izlediği yaklaşımın en yakın örneğini sinema sanatı dışında edebiyat alanında buluruz: Alice serisinin unutulmaz karakteri Humty Dumty’in dil ile ilişkisi düzleminde. Şöyle der Alice’e “bir kelimeyi kullandığımda, bu kelime söylemek istediği şey neyse o anlama gelir”.

Society’nin filminin dili de tıpkı Humty Dumty’nin ki gibi doğrudandır; bir ergen babasına götkafa diyorsa eğer o bir götkafadır, bir şeyden şüpheleniyorsan bu paranoya değil gerçektir ve zenginler gerçekten alt sınıfların bedenleri ile beslenir.

Kuşkusuz; güçlü türün zayıf türü yem yaptığı bu metaforun kendisi açık bir şekilde sosyal Darwinizm’e ve onun kanın asilliğine yaptığı vurgu da G. Agamben üzerinden biyoiktidar mevhumunu faşizm üzerinden okumamıza müsait bir düşünsel alan açar.

Bu noktada Society’nin doğrudan politik ifşa dili için; metnin başında biyo-politika kavramı ile giriş yaptığımız Foucault’ın “doğruyu söylemek” şeklinde ifade ettiği politik tutuma sahip bir filmdir dememiz de büyük bir teorik suça neden olmayabilir.

3

Tekrardan filme dönersek, yukarıda örneklediğimiz dönemim parlak “body horror” filmleri ile Society’yi kıyasladığımız da ortaya çıkan diğer bir temel fark, filmdeki dehşetin temelinin bilimkurguya değil korku geleneğine bağlı olmasıdır.

Hikayedeki dehşetin kaynağı olan sosyetenin (film de “society” kelimesinin İngilizce de toplum’dan cemaat’e, cemiyetten teşekküle tüm yan anlamlarına göndermeler yaptığını da akılda tutarak) metamorfoz ayinlerine tanık olan baş kahraman Bill annesine “sen benim annem değilsin” der ve “aynen böyle, sen bizden değilsin, farklı bir tür, ırk, başka biri sınıftansın” yanıtını alır.

Bunun üzerine Bill onlara “alien” dediğinde, “biz uzaydan ya da başka yerden gelmedik, biz de senin gibi hep buradaydık” derler ve konuşmanın devamında ırklarının köklerini Julius Cesar ve Cengiz Han’a bağlarlar.

Bu diyaloglardan şunu anlarız:

1- Bu tür uzaydan gelen beden istilacıları değildir.

2- Bu tür insan uygarlığı boyunca kendi toplumun içinde gizlemiş ve barındırmıştır.

3- Üstteki koşulu başarmışlardır çünkü onlar hep yönetim ve denetime hakim sınıfa dahil olmuşlardır.

Kuşkusuz korku edebiyatı ve sineması tutkunlarının aklına, bu türün soy ağacını açıklamaya en yakın kaynak olarak H.P. Lovecraft’ın kadim ismi gelecektir. Çünkü Lovecraft; insandan farklı ve onun kadar gezegende eski olan ve insanı esirleştiren kozmik ırkların ilk yaratıcısıdır.

Film de ses’in kendisi tıpkı Lovrecraft’ın bir çok kurgusunda olduğu gibi merkezi bir dehşet öğesi olarak kullanılır. Kolejden bir arkadaşının ona dinlettiği kaydedilmiş bant sayesinde, filmin kahramanı Bill ilk kez sosyete’nin ne olduğunu gerçeği ile yüzleşir. Bu metafor, dikkatli Lovecraft okuruna, yazarın önemli öykülerinden Karanlıkta Fısıldayan da (Sarı Kral Öyküleri içinde, İthaki, 2017) insanları esir eden kozmik ırkın ilk delilinin bir kayıt makarası olduğunu hatırlatır. Filmin devamında da ses sürekli başlı başına bir dehşet öğesi olarak kullanılır.

Yuzna’nın tutkulu bir Lovecraft fanı olması, onun yine kendi gibi büyük bir Lovecraft hayranı olan Stuart Gordon’ın yazarın iki önemli eserinin (Re-Animator ve From Beyond) uyarlamasını beraber yaptıkları bilgisini de akılda tutmakta fayda var. Ayrıca Yuzna Re-Animator’e bir devam filmi çekmiş ve Lovecraft’ın literatüre soktuğu efsanevi ölüm kitabı Necromicon’un sinema uyarlamasında da çalışmıştır.

4

Society filmi; Amerikan Rüyası denen kavramın altını deşmek ve onun altında gizlenen vahşi kapitalist döngüyü ifşa etmeye soyunurken aynı zamanda sinema sanatının en absürt, zorlayıcı ve unutulmaz orji sahnelerinden birine imza atar. Tepe noktasında kurbana uygulanan fisting eylemi ile son bulan bu kudurma ayini, ister istemez yine Foucault okurunun, onun “fisting” konusundaki tespitlerini düşünmesine yol açar.

Kuşkusuz bu sahneler, tamamen sürreal bir evrende geçen, tarifi imkansız ve bir çok insan için katlanılması güç bir sinemasal deneyim yaratır. Alt sınıfın emiklenerek yutulduğu bu sahnelere imza atan kişi, Japon asıllı özel efekt uzmanı Screaming Mad George’tur. Salvador Dali’ye hayranlığını açıkça ifade den Goerge, filmin jeneriğinde adını “surrealistic make up effect” başlığı altında yazdırmıştır ve Society’deki şaşalı ve delirmiş görsel efekt tarzını Küçük Çin Büyük Bela, Predator, A Nightmare on Elm Street serisinin 3. ve 4. filmlerinde sürdürür.

Bu filmlerde mutasyon ve metamorfoz temelli zorlayıcı görsel imgeler devamında, özellikle Yoshihiro Nishimura, Shin’ya Tsukomato başta olmak üzere uzak doğu korku sinemasında derin etkiler ve esinlenmelere kaynaklık etmiştir.

Ama her şeye rağmen Society’deki orji sahnesinin sinema sanatı için aşılması zor ve radikal bir görsel deneyimdir.

5

Society; ergen korkularının beslediği paranoya ve paranoyanın gerçek olma olasılığı üzerinden şekillenen bir filmdir. Yetişkin olmak, toplum içinde bir birey olmak her dönemde değişmez bir korku kaynağıdır. Yuzna’nın başarısı ve 80’ler gençlik filmlerinden koptuğu yer, kara mizah yüklü ve sözünü doğrudan söyleyen/gösteren bir politik eleştiriyi filme yedirmesidir.

Şimdi; yaklaşık 30 sene sonra Trump’ın başkanlığında Amerika yeni dehşetleri bağrında büyütürken, bu metni Levent Şentürk’ün önemli bir biyo-politika tespiti ile noktalamak hevesindeyim: Biyo-politika fakülteyse; toplum, beden ve ruh mühendislikleri, onun anabilim dallarıdır.” (Mimarın Biyo-Politika Sözlüğü, 6:45 yayın, 2013, sfy 20)