1. Giriş

Evreni yorumlama süreci, ona hâkim olmak isteyen ben’in hemen her şeyi sorgulamasına,gerçeği yeniden yaratmasına (simulation) ve ele almasına sebep olmuştur. Gerçeği sorgulama ve ele alış, tarihsel süreç içerisinde bilimleri, felsefeyi ve sanatı doğurmuştur. Varoluşçuların özgürlüğe mahkûm ettiği insan, özü gereği sanatta gerçek kimliğini bulmuş ve yaratımlarıyla kendini var etmiştir. Bilimlerin kuralcılığı, sanatla karşılaştırıldığında yorumlamalara daha kapalı oluşu ve tekmerkezciliği, estetik değeri arayan incelmiş ruhlara sanatın ince
damarlarında dolaşım izni vermiştir. Tinin özgürleşmesi ve incelmesi ile estetik haz duygusunun ve bireysel yönelimlerin ihtiyaç hâlini alması kısa bir zamanda
gerçekleşmemiştir gerçi fakat Ernst Fischer’ın Sanatın Gerekliliği’nde de belirttiği gibi sanat, neredeyse insanla yaşıttır. Son tahlilde mağaraya ilk ilkel zoomorfik resim(ler)i yapan insan ile şiirsel yetkinliğin doruk noktalarında dolaşan Valéry arasındaki ayrım, çağlar ve anlayışlar arasında yapılabilir ancak; erek ortaktır.  

Anlamın ve kelimenin makrokozmik sağır odalarında dolaşan insan, mikrokozmik bir karınca yuvası olan dünyasını genişletmek için sanata sığınır. Resim, heykel, müzik gibi görsele ve işitmeye dayanan sanatlar, temelde anlama ve anlamlandırmaya dayanan; sözün ve dilin gücüyle var olan şiire, dolayısıyla edebiyata göre farklı bir dünyanın meramlarını taşıyan sanatlardır. Dini tören ve uygulayımlarına dayandırılan şiirler ve tiyatro metinleri, yapı ve içerikleriyle, anlatmak istedikleri ve ortaya koyduklarıyla anlamlandırmanın önemli bir kapısı olurlar. Ne ki, dinî metinlerin tonlama ve vurguları, biçim ve söz oyunları ile mesajları; uyaklar ve rediflerle ilkin sözel olarak nesilden nesile aktarılan şiir metinlerini, kutsalın verdiği korku ve haz ile önemli noktalara getirmiştir.

Türk şiirinin muazzam dokularından biri olan İlhan Berk, Cumhuriyet dönemi ve sonrası için önemli bir şairdir. 1918 yılında Manisa’da doğan şair, sürekli denediği biçimlerle Türk şiirine geniş perspektifler sunmuş, fenomenolojik bağlamda pek çok nesneyi şiirine sokmuştur. Tarih, mitoloji, felsefe, aşk, cinsellik, kent, coğrafya, nesne, şeyler, anlam, adlandırma, varoluş…gibi yüzlerce konuyu şiirinde işleyen şairin poetikası üzerine konuşmak, aynı zamanda Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin; kopuşun, arayışın ve parçalanışın; anlamın ve devimin; sevinin ve uzun bir koşunun; dokunabildiğimiz kadarıyla damarlarında parmaklarımızı gezdirebilmemizi sağlayacaktır.

Böylesi girift bir meseleye girmezden önce poetika kelimesinin ne anlama geldiğini, bizdeki yankılarını ve kısaca tarihini gözden geçirmenin gerekliliği ortadadır.

2. Poetika: Tanım, Mahiyet ve Türk Edebiyatındaki Yankıları


Bugün, elimize ulaşan kaynakların ışığında, poetika kelimesinin ilk olarak Yunan filozof Aristoteles’in Poetika isimli eserinde kullanıldığını biliyoruz. Poetika, Aritoteles’ten günümüze ulaşan ve en kaba hatlarıyla “şiir sanatı” üzerine yazılmış en eski metindir. Şiir teorisi olarak kabul edilen Poetika, genel anlamda şiir sanatından bahseder; bununla birlikte Poetika, kabaca, Aristoteles’in sanat hakkındaki görüşlerini de dile getirir. Poetika, dünya edebiyatında bilinen en eski şiir teorisi kitabıdır. Milattan önce 344’te yazıldığı tahmin edilen bu kitaptan günümüze ancak bir bölümü ulaşabilmiştir (Okay 2014: 16). Eser, yirmi altı bölümden oluşmakta ve Aristoteles’in şiir üzerine görüşlerini anlatmaktadır. Eflâtun’un Büyük Hippias, Symposion, Phaidros ve Politeia’da dağınık olarak ulaşabildiğimiz bilgilerin sentezi ve yorumlaması Poetika’da, eksik de olsa bir bütün halinde bulunmaktadır. Millattan önce 344’te yazılan bu eser, daha sonra şiir sanatı üzerine yazan düşünür ve yazarları etkileyecek ve bu alanın “poetika” olarak isimlendirilmesine sebep olacaktır.

Terim olarak poetika, şiirle ilgili meseleleri ele alan felsefi bilgi alanı anlamına gelir (Can 2012: 3). Bu sebeple poetikayı “şiir sanatı” olarak dilimize çevirmek mümkündür. Yunanca asıllı olan kelimenin orijinal biçimi po(i)etikos’tur. Po(i)etikos; yapmak, üretmek, yaratmak anlamına gelen poiein fiilinden türemiş bir sıfattır. (Can 2012: 3).

Batı’da bu kavram önceleri tüm güzel sanatlar ve güzellik felsefesiyle ilgiliyken, bugün salt herhangi bir şairin şiir sanatı hakkındaki derli toplu görüş, anlayış ve fikirlerini ihtiva eden yazı veya eser (Çetişli 2010: 79) mânâsıyla kullanılmaktadır.

M. Orhan Okay, Poetika Dersleri‘inde, poetikanın tanım ve kategorizasyonunu yaptıktan sonra, Cumhuriyet döneminde görece daha etkili olmuş üç poetikayı inceler. Orhan Veli ve Garip Önsözü, Ahmet Hâşim ve Piyâle Önsözü, Necip Fazıl ve Poetikası. Necip Fazıl’ın poetikası, Okay’ın ifadesiyle Cumhuriyet döneminde bilinen ve “poetika” isminin geçtiği ilk metindir. 1946’da, Büyük Doğu Dergisi’nde seri halinde yayımlanmaya başlanan İdeolocya Örgüsü yazıları, onun poetikasının oluşmasında önemlidir (Okay 2014: 16 vd). Bununla birlikte Okay’ın “Bizim klasik edebiyatımızda şiir sanatına dair müstakil bir kitaba rastlamıyoruz. Şiir üzerinde konuşmayan ve yazmayan bir millet olduğumuz muhakkak.” (Okay 2014: 18) iddiasını Alâattin Karaca reddeder. “Genel kanı, şiir sanatına ilişkin teoriler olarak değerlendirdiğimiz poetika türündeki türk edebiyatında pek fazla rastlanmadığıdır. Ancak edebiyatımızda şiirin, diğer türlere göre daha üstün tutulduğu göz önünde bulundurulduğunda, şair ve yazarların poetik yazı ve yapıtlara niçin pek rağbet etmediklerini açıklamak da zordur. Üstelik Osmanlı’da şiir sanatına ilişkin teorik yazıların az olduğuna ilişkin görüşler de -bu alanda geçmişte fazla bir araştırma yapılmadığından- tartışılabilir bir yargıdır. Çünkü son yıllarda yapılan araştırmalarda Divan edebiyatı döneminde de şiirin sorunlarını ele alan yazı ve yapıtların; hatta manzumelerin –hatırı sayılır ölçüde- bulunduğunu ve bu konuda kimi yargıların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir.” (Karaca 2010: 40) Bu bağlamda, Karaca, Divan edebiyatındaki bu tür metinlere örnek olarak, Harun, Sehî, Latifî ve Âşık Çelebi’nin tezkireleri ile Fuzulî’yi gösterir. Böylece, bizde ilk poetik metinlerin Tanzimat döneminde görüldüğü tezini yeniden gözden geçirmekte fayda vardır. Yine, bu noktadan hareketle, bizdeki ilk derli toplu poetik metin olarak Hâşim’in Piyâle Önsöz’ü kabul edilse de Abdülhak Hâmid Tarhan’ın Makber Mukaddemise ile Nâmık Kemal’in gazete yazıları ve Tahrib-i Harâbat’ı ile Ziya Paşa’nın Harâbat’ı ve Şiir ve İnşâ makalesi; Batılılaşma devri Türk edebiyatındaki ilk poetik metinleri olarak kabul edilebilir. Bu metinlere Muallim Nâci’nin metinleri ile Recaizâde Mahmud Ekrem’in Talim- Edebiyat’ı da eklenebilir. Fakat zamanla birlikte anlayışlar da değiştiğinden Cumhuriyet dönemindeki poetik metinlerin biçim, içerik ve biçemiyle; Tanzimat I, Tanzimat II, Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî dönemlerinin poetik metinleri oldukça farklıdır.

3. İlhan Berk ve İkinci Yeni Şiiri

Edebiyatımızın en üretken şairlerinden biri olarak kabul edilen İlhan Berk’in şiir sanatı (budakları bir kenara bırakıldığında), en kaba şekliyle ikiye ayrılır: İkinci Yeni öncesi ve İkinci Yeni sonrası (Akgün 2002: 1). 1935 yılında, Manisa Halkevi dergisinde yayımlanan ilk kitabı Güneşi Yakanların Selamı ismini taşır. Eser, aynı zamanda Berk’in İkinci Yeni öncesi etkisinden uzak ilk kitabıdır. Daha sonra Berk, Walt Whitman’ın etkisinde kaldığı İstanbul (1947), ardından toplumsal kaygıların ön plana çıktığı Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953) ve Köroğlu (1955) kitaplarını yayımlar (Akgün 2002: 2). Bu dönem, aynı zamanda şairin poetik metinlerini de yayımlamaya başladığı dönemdir. El Yazılarına Vuruyor Güneş ve Şairin Toprağı gibi poetik nitelikli eserler bu kanımızı doğrulamaktadır. Bu denemelerden ve günlük notlarından, Berk’in daha 1950’lerin başından beri sistemli bir poetika geliştirdiğini ve bütün şiirsel dönüşümleri içinde de bu poetikaya bağlı kaldığını görebiliyoruz (Koçak 2012: 142).

Şairin ikinci dönemi, İkinci Yeni etkisinde yazdığı şiirlerle sürer. Bu dönemde şair, hemen her biçim ve biçemi dener; hemen her konuyu şiirine sokar. Berk, artık tüm dünyayı kucaklayan kocaman bir kucaktır. Bu sebeple, Koçak, onun için, “Türk şiirinde en farklı biçimleri denemiş, en farklı kalıpları kullamış şair herhalde İlhan Berk’tir.” (Koçak 2012: 141) der. Bu en farklı biçimleri ve kalıpları kullanma, Berk şiirinin imgesel yapısının da oldukça yoğun olduğunu gösterir. İkinci Yeni etkisinde yazdığı dönemde tarih, coğrafya, mitoloji, kentler, sayılar, gizemler, sokaklar, nesneler, şeyler, doğa: Kısaca tüm hücreleriyle yazılmak istenen koskaca bir dünya vardır. Galile Denizi (1958), Çivi Yazısı (1960), Otağ (1961), Mısırkalyoniğne (1962), Âşıkâne (1968), Şenliknâme (1972), Taşbaskı (1975), Atlas (1976), Kül (1979), Deniz Eskisi (1982), Delta ve Çocuk (1984), Galata (1985), Güzel Irmak (1988), Pera (1990), Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum (1993), Avluya Düşen Gölge (1996), Şeyler Kitabı Ev (1997), Çok Yaşasın Sayılar (1999) (Akgün 2002: 2) gibi eserleri bu dönem içerisinde değerlendirilebilir. Şair, çalışmamızda inceleyeceğimiz poetik metinlerini ise Logos (1996), Kanatlı At (1994), Bir Uzun Adam (1982), El Yazılarına Vuruyor Güneş (1983), Poetika (1997) gibi eserlerinde toplamıştır.

Sıradan adamı (meşhur söylemi benimsersek) Süleyman Efendi’yi şiire sokan Birinci Yeni (Garip) Şiiri, İkinci Yeni Şiiri’nin önünü açan bir hareket olmuştur. Birinci Yeni’de tüm dertleri, sıkıntıları, acı ve kederleri, nasır ve yaralarıyla giren insan; şiirin anlam alanlarını ve alıcısını değiştirmiştir. Birinci Yeni Şiiri, ortaya, bir manifestoyla atılmıştır. Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday’ın 1940 yılında öncülüğünü yaptıkları bu hareket, şiirin ‘anlam ötesi’ boyutuna ulaşabilmiştir (Kahraman 1999: 217). Şiirin git gide kendisinde sonlanan bir şey olması gerektiğine karar verilmiştir. Şiir bir bağlam ve dolayım gerçekliği olmaktan çıkarılmalıdır. Bu amaçla da, şiirin, üstgerçekçi ve kısmi, uzak ve mahcup Dadacı yönelimleri meşrulaştırılmaktadır. Ne var ki, şiirin anlamsızlığı, bu çerçeve içindeyken bile bir ‘anlam’la örtüşmektedir. Şiirin yaşadığı anlam kayması, bu çerçeve içindeyken bile bir anlamla örtüşmektedir. Şiirin yaşadığı anlam kayması ancak şiirden beklenenin dışına çıkmakla sağlanmaktadır. Bu ise, çok tehlikeli bir açılımdır. Çünkü, şiiri yeniden bir bağlam sorunu haline getirmektedir. O yeni bağlamın temel olgusu ise rastlantıdır. Nitekim, gerek üstgerçeklikte gerekse Dadacılıkta bu olgunun sahip olduğu önemli işlev(ler) bilinmektedir. Her şeye karşın Birinci Yeni, şiirin içsel yapısal özelliklerine dokunmamıştır. Şiiri yalın bir dil gerçekliği olarak görmek istememiştir. Anlam şaşırtmacılığı şaire yetmiştir (Kahraman 1999: 218). Yanı sıra, İkinci Yeni şiiri, hem anlam şaşırtmaları, hem şiirin yapısal özellikleriyle tam bir yerinden çıkartma eylemi olmuştur. Bu şiirde yeni biçimler, biçemler ve konular denenmiş; şiire, salt şiire yönelinmiştir. İkinci Yeni, Birinci Yeni’nin açtığı yola çok şey borçludur gerçi. Fakat İlhan Berk, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Ülkü Tamer gibi bu hareketin güçlü şairleri (bu şairlere tartışmanın bir ucunu açık bırakmak adına Kemal Özer ve Cahit Zarifoğlu da eklenebilir) bilinçli bir şekilde yeni, sonsuz uzunlukta yollar da açmışlardır.

4. İlhan Berk’in Poetikası

Çalışmamızda şairin Poetika ile Logos isimli eserleri temel alınarak çözümlemeler yapılmıştır. Bu çözümlemeye yer yer Uzun Bir Adam, Şairin Toprağı gibi metinlerden de eklemeler yapılmıştır. Yaptığımız çalışmada, şairin çözümlemesi; şiir, dil, imge, anlam gibi konular üzerindeki poetik görüşleri esas alınarak yapılmıştır. Çalışmanın sınırı açısından örnek bir metin seçilmiş, o metinden gerekli alıntılar yapılmış ve buradan yola çıkarak şairin o konu hakkındaki görüşleri kısaca incelenmiştir.

4.1.İmge

İlhan Berk şiiri için imge, şiiri şiir yapan önemli unsurlardan biridir. Gerçekten, şairin poetik metinlerini inceleyen dikkatli bir okur, onun imge üzerinde ne kadar önemle durduğunu görür. Berk’in imge üzerine en derli toplu yazısına Şairin Toprağı’ndan ulaşabiliriz. İmgeyi, şiirde, sözcüklerin tek işlevi olarak tanımlar. Buna göre sözcükler, imgeye hizmet etmelidir (Berk 1992: 19). Algı alanını oluşturan sözcüklerin imgelem dünyasını kurması, algı alanını aşmalarıyla gerçekleşir. Böylece özel bir algı alanı yaratılır. Bu algı alanı yeni boyuttur ve bu yeni boyut, nesnelere yeni anlamlar yükler (Berk 1992: 19- 21). Peki, nedir bu yeni algı alanını yaratan “imge”? Berk, imgeyi, düşünme sanatı olarak isimlendirdiği şiir ile birlikte ele alır, konumu ve tanımıyla birlikte sınırlandırır. İmgenin türlerini tartışır. İşlevlerini belirtir. “ Sözcüklerin, imgeye yükledikleri işlev yaratıcılıktır her şeyden önce. Bir yaratıcılık görevi yüklenmeyen imgeler, nesneyi değiştirmez, özel bir alana götürmez. Dolayısıyla dilin sıradanlığı içinde etkisini sürdüremez. Sürdüremez, çünkü nesneleri algılama, tanıma biçimleri olarak kalmıştır, görüntülerini yitirmişlerdir. Her türde bu türden kalıpsal imgeler vardır, kullanıla kullanıla da salt algısal yönleri kalmıştır. Durul imgelerdir bunlar, şaşırtmaz, kımıldatmaz. Devingen değildir çünkü […] İmgenin özgünlüğü, kişiselliği en belirgin yönüdür […] Yaratısal imgenin en belirgin yönü, yaşamın imgesi olmaktır. Yaşamın somutlaşmış imgesi. Her şeyden önce dağıtımcı olmaktır şiirin görevi. Dağıttığı da yaşamalardır, yaşamaların varlığıdır […] Ulusunun dilinden çıkarmalı imgelerini. İmgelerin, yaşamın imgesi olması, ancak böyle gerçekleşir çünkü. Ulusunun konuştuğu, yazdığı dilden çıkmayan imgeler yaşama olanakları bulamazlar.”(Berk 1992: 19-21)

Sanatçı burada imgelerin, şiir yaratımında ne denli önemli olduğunu, sözcüklerin imgelere hizmet etmesi gerektiğini söyleyerek belirtir. Buna göre sözcüklere “yaratıcı” bir mana yükleyen/ yüklemesi gereken imge, eğer bu misyonu yerine getiremiyorsa iyi bir imge değildir. Kalıpsal bir imgedir. Kalıpsal imgeler, kullanıla kullanıla aşınmış imgelerdir. Şair, özgün ve sanatsal imgeleri, ulusunun (yaşadığı ulusun) dilinden çıkarmalıdır. Böylece bu imgeler yaşama olanaklarını bulan, canlı imgeler olacaklardır.

4.2.Dil

İnsanın en önemli unsurlarından biri dildir. İnsan dille düşünür, dille yaşar, dilledoğar/dile doğar, dille ölür. Şair, evreni dille ifade eder. Şiir, dil ile ve dilde yaşar; kitaplarda yaşayan şiir unutulmaya mahkûmdur. Bir anlatma aracı olan dil, aynı zamanda anlatmayabilir de. Kendi dışında hiçbir şey anlatma zorunluluğu yoktur dilin. “Anlamın olmadığı yerde de işlevini sürdürür. Şiirde bu daha belirgindir. Özneyi dışlar, başına buyruk sürdürür edimini. Susabilir, susmayı yeğleyebilir, sessizlikle ilerleyebilir. Sözsüz sese de bürünebilir. Konuşmaz. Sözün üstünü çize çize yürüyebilir. Seçebilir bunu. Dahası, kimi durumlarda, salt ses olarak da varolabilir. Yetinir onunla (Berk 2013: 11 vd). Edebi metinde başına buyruk yaşayan, sessizlikte ilerleyen ve salt sözsüz olan, sözün üstünü çizebilen, kendi üzerine bir şeyler söyleyen dil, kalıplarüstüdür. Ali İhsan Kolcu, bu sebeple, Berk’in, şiirin sıfır noktasında durduğunu yazar (Kolcu 2010: 29). Dünyamızı sınırlayan bir sınır bekçisi olan dil, şiire egemen bir diğer unsurdur.


4.3.Dize

Bir şiiri oluşturan önemli unsurlar vardır. Bunların başlıcaları dize, imge, dil ve anlam gibi unsurlardır. Yukarıda, deneyci bir şair olduğunu söylediğimiz sanatçı, dizeye oldukça önem verir. Bu sebeple “Dizenin Serüveni” başlıklı yazılışına, “Dizenin üstünde ne denli durulsa azdır.” (Berk 2013: 35) der. Şiirin gövdesini kurmakta herhangi bir engel teşkil etmeyen dize, tek başına da var olabilir. Buna göre dizenin asıl önemi, şiiri başlatan dize olmasında yatmaktadır. Modern şairlerin yaptığı asıl büyük iş, dizeyi yerinden oynatmalarıdır. Bizde, bunu, I. Yeni denmiştir. Dünyada, bunu gerçeküstücüler yapmışlardır; bizde, dize, özgürlüğünü İkinci Yeni Şiiri döneminde almıştır (Berk 2013: 31-40).

4.4.Anlam

Anlam, Garip dönemi öncesi Türk şiirinde bu kadar kaygan değildi. İkinci Yeni ve Sonrası, anlam, şiirin merkezi sorunlarından biri olmuştur. Berk’e göre iyi bir şiir, anlamla yola çıkmaya müsait değildir (Berk 2013: 55). Anlamın kayganlığı, İkinci Yeni şiiri ve şairlerin, anlamı tek boyuttan çıkarmak istemeleri, herkesin okuduklarından farklı anlamlar çıkartabilmesi isteğiyle kaleme alınan eserler önemlidir. Şaire göre bir esere anlamla yanaşmak, şiiri bütün bütün çıkmaza sokacak ve yok edecektir. Berk’in Poetika’sında bu konuya “Anlamla Yola Çıkılmaz” demesi boşa değildir. “Şiirde anlam, diretici, tekelci, bağlayıcı olmadığı ölçüde anlamdır. Kapalılık, karanlılık, belirsizlik, özellikle de belirsizlik (ki bütün büyük şiirlerde derinlemesine görülen de budur; dahası adeta bir yazgıdır da bu) nasıl anlamsızlık değilse, bir şiirin birçok anlama gelmesi de belirsizlik, karanlık, anlamsızlık demek değildir.” (Berk 2013: 56 vd). Bu metinden yola çıkarak anlamın, metinde olma zorunluluğu olmadığını, belirsiz olabileceğini, metnin, okura anlamsız da gelebileceğini söyleyebiliriz. Şair, bu bölümde, Türk şiirine de bir giriş yapar ve Hâşim örneğini verir. Gerçekten, Hâşim, bu yönüyle Berk’e benzer. Çünkü ona göre de şiirde anlam aranmamalı, okur, okuduğu bu şiirdeki anlamlamaları, kendi yapmalıdır.

KAYNAKLAR

Akgün, Ali, İlhan Berk Şiirnde Nesne Sorunu, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal

Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, 2002, Ankara.

Berk, İlhan, Poetika, Yapı Kredi Yayınları (4. Baskı), İstanbul, 2013.

Berk, İlhan, Logos, Yapı Kredi Yayınları (3. Baskı), İstanbul, 2009.

Berk, İlhan, Uzun Bir Adam, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993.

Can, Adem, Cumhuriyet Devri Şiir Poetikası, Kurgan Edebiyat, Ankara, 2012.

Kahraman, Hasan Bülent, Türk Şiiri Modernizm Şiir, Büke Yayınları, İstanbul, 2000.

Koçak, Orhan, Kopuk Zincir Modern Şiir Üzerine Denemeler, Metis Yayınları, İstanbul, 2012.

Kolcu, Ali İhsan, İlhan Berk’in Poetikası, Salkımsöğüt Yayınları, Erzurum, 2010.

Okay, M. Orhan, Poetika Dersleri, Dergâh Yayınları (3. Baskı), İstanbul, 2014.

utku.ozbay@gmail.com