Not: Filmi izlemeyenler için aşırı spoiler içerir.

Bağımsız film tadında bir İsveç yapımı “Kare-Square” hakkında yazdığım yazıyı, sıraya bir Netflix dizisi girerse şaşırmayalım. Çok malzeme var çünkü diye bitirmiştim. *

Kare, küratörler, koleksiyonerler, aşırı kavramsal işler, bu da sanat olur mu dedirten enstalasyonlar, videolar, anlaşılmaz ağdalı katalog metinleri üzerinden zaten çoktandır tartışılan, formüllere dönüşmüş çağdaş sanat alanının sinik sıkıcılığını anlatıyordu. Film kendince ilgi gördü tartışıldı. Öykünün merkezinde elbette yine söylemle doldurulmuş, meydana ışıklı ledle çizilmiş bir kare vardı.

Karenin çağrışımına hiç girmeyelim Maleviç’e, oradan minimalizme, galeri mekanı olarak Beyaz Küp’e kocaman bir hat katetmek durumunda kalabiliriz. Aslında filmin temel derdi, inandırıcılığını kaybetmiş çağdaş sanatın “sıkıcılığı” denilebilir. Örneğin bir açılış töreninde, 1990 sonrası çağdaş sanatı ve katalog metinlerini belirlemiş, yeni İstanbul Bienali’nin küratörü de olan Bourriaud’ın “İlişkisel Estetik” kitabıyla baya dalga geçiliyor; hatta küçümseniyordu.

Evet, Kare yazımda değindiğim şey gerçekleşti ve Netflix yine çağdaş sanatı anlatan bir korku-gerilim filmiyle çıktı karşımıza. Velvet Buzzsaw adlı yapım, ismini David Lynch’in Ünlü Blue Velvet adından alıyor sanırım. Çünkü birçok sahnede Lynch’in gotik-yol kadrajlarına rastlıyoruz. Anlamı da ilginç: Kadife Testere. Yani “yırtıcı bir yumuşaklığı” anlatıyor. Öncelikle senaryoyu yazan ve filmi yöneten Dan Gilroy’un sanat alanını çok yakından takip ettiği, bazen izleyeni hayranlık bırakan ayrıntıları yakaladığını belirtmek gerekiyor.

Sanat, Lüks ve Hobo Man

Film çağdaş sanat dünyasının önemli pazar alanlarından Miami Art Basel ile açılıyor. Merkezde fazlasıyla etkili bir eleştirmen var. Cool ve fırsatçı galericiler, asistanlar, müze danışmanları, küratörler, koleksiyonerler ve stajyerleriyle ve neon asılmış duvarlarıyla çağdaş sanat alanının hijyen mekanına ayak basıyoruz eleştirmenimizle. İlk karşılaşma robotik bir eserle oluyor: Hobo Man. Giriş çok anlamlı; “evsiz” bir yoksulluğun milyon dolarların uçuştuğu dünyanın en prestijli sanat fuarlarından biriyle yüzleşmesi bu. Hatta bazı yorumlara göre filmin esin kaynaklarından biri, ülkemizde de sevilen, hatta Fetöcü Sızıntı dergisinin 1979 tarihli Sızıntı dergisinin kapağını da süsleyen İtalyan ressam Bruno Amadio’nun “Ağlayan Çocuk” tablosu.  

Tablo1950’lerde dünya çapında yüz binlerce kopya sattı. Sayısız evin duvarlarını süsledi. Eserin kaderi 1980’lerde değişti. İngiliz The Sun gazetesi, yanan evlerde yalnızca ‘Ağlayan Çocuk’ tablosunun sağlam kaldığı haberlerini yapmaya başladı. Tablonun asılı olduğu evin yangın riski taşıdığı inancı çığ gibi büyüdü. İş, gazete çağrısıyla kent meydanında toplanıp tablo yakma törenlerine kadar vardı. Tabii bu işin magazin yorumu. 

Fimde Hipsterlar, cool, acımasız Bobolar (burjuva bohem) ve satışla gözü dönmüş soğuk galeri sahipleriyle kuşatılıyoruz. Piyasanın içine gömülmüş, sipariş ve manipülasyonla kuşanmış bir eleştirmen kahramanımız. O kadar acımasız ki, elde etmeye çalıştığı galeri asistanının isteğiyle onun sanatçı eski sevgilisini, işlerini beğendiği halde bir yazıyla kötülemekten çekinmiyor.

Sonra olan oluyor; galeri asistanı yaşadığı apartmanda yaşlı bir insanın intiharıyla karşılaşıyor ve kabus başlıyor. İntihar eden geçmişi gizemli ve sorunlu, içine kapalı yaşayan, hayran olunan resimler yapan biri. Resim demişken tuvalden çok artık mukavvalar ya da kartonlardan bahsediyoruz. Çok etkilenen asistan resimleri ele geçiriyor ve süreç başlıyor. Yüksek fiyatlara satılacak olan yeni bir yıldız bulunmuştur üstelik mirasçısı da yoktur.

Ölen Dease adlı gizemli ressam gerçekten önemlidir. Çağdaş sanatın hazır nesneleri, kiç objeleri ve kavramsal enstalasyonlarından farklıdır o. Herkes hayran olur ona. İkonalardan Giotto’ya, Rembrant’dan Goya’ya, Van Gogh’dan Dışavurumculara, Bacon ve Lucien Freud’a, Meksikalı Orozco’dan Andre Wyeth’e uzanan bir mirası gösterir. Bu çok bilinçli bir seçimdir. Hatta bazı kadrajlarda bizim ülkede de figüral-ekspresyonizmi etkilemiş Lucien Freud’u görürüz. Ya da Bacon’un etkileyici çığlıklarını ya da ekspresyonizmin kocaman ellerini. Bütün sanatçıları etkiler gördükleri, çağdaş sanatın aşırı soğuk-kavramsal ve oyuncaklı işlerinden farklı, dışavurumcu, romantik ve melankolik tablolardır.

Yönetmen ustaca çağdaş sanatın unutturduğu, kovduğu bir anlayışı gösterir bize. Çok bilinçli referanslar verir. Resimlerden etkilenenlerden biri de John Malkoviç’in oynadığı alkolü bırakmış, çok ama çok paralar kazanan, ama belli ki piyasanın kendisini mahkum ettiği duygusuz lekesel işlerden sıkılmış, yaratma gücü sönmüş bir sanatçıdır. Dease’in büyük bir debdebe ve pazarlama kaygısıyla açılan büyük sergisinde yapıtlarla karşılaşır ve eli tekrar viski bardağına uzanır. Kendiyle yüzleşmiştir. Hatta elini uzatır tabloya. Bulanıklaşmış ellere uzanan ressamın eli, bir sınıra dokunmaktadır.

Truman Show

Truman Show’daki ünlü sahneye gönderme yapar bu sahne. Bir yanılsamanın çeperine toslamıştır. Ötesine geçmek gerekir. Başka bir genç sanatçı saatlerce yapıtlar karşısında büyülenmiştir ve galeriyi terk etmek zorunda kalır. Sonra arkasından bilindik gerilim ögeleri sökün eder.

Resmin Laneti

Yapıtlar canlıdır ve figürler hareket etmektedir bazen. Hatta boyanın içindeki kanamayı görür bir eksper. Sonra Diese’den yüksek paralar kazanan galerici, asistan ve eleştirmenin üzerine sökün eden kabusu görürüz bütün şiddetiyle. Korku filmlerinden aşina olduğumuz bir konudur elbette. Ama yönetmen bunu pentür-çağdaş sanat ilişkisi içinde fazlasıyla etkileyici gösterir. Pentürün öldürücü laneti dönmüştür artık. Rövanş almaktadır neredeyse çağdaş sanattan.

Örneğin çok kazanan, atölyesinde lüks arabaları ve onlarca seri iş üreten asistanlarıyla ressam Malkoviç’i ziyaret eden hipster galerici, yere bırakılmış çöp torbasını sanat yapıtı zanneder. Çağdaş sanat alanındaki bıktırıcı örneklerden birine ironiyle gönderme yapar yönetmen. Resimlerin kurbanlarından biri de bu şımarık galericidir. Sonu satmaya çalıştığı, bienallerde sergilenen bir enstalasyonun içinde asılarak, yani, enstalasyona dönüşerek olur. Resmin hayaleti onu enstelasyonun, hazır nesnelerin ortasında yakalar.

Diğer bir kurban ise koleksiyonerlere danışmanlık yapan fırsatçı bir müze küratörüdür. Anish Kapor’un işlerini hatırlatan ama içine sokulan kollarla etkileşimli bir duygu üreten parlak küreyi denemeye çalışır. Ama kolu paramparça edilerek ölür. En ironiği ise sabah galeriyi ziyaret eden ilkokul öğrencileri, kanla kaplı parçalanmış cesedi ve küreyi bir enstalasyon zannederler, ki filmin masum karakteri stajyerin çığlığına kadar. Evet resmin kabusu başlamıştır. İlk bunu eleştirmen hisseder ve satışları, yapıtların sergilenmesini engellemeye çalışır. Eleştirmenin vicdanı dönmüştür yavaş yavaş, hem korku hem de sevdiği halde çok sert eleştirerek kazasına neden olduğu sanatçıya duyduğu vicdan azabı sarar bünyesini. Ama ölümden kaçamaz, onun ölümü ise fuarda ilk karşılaştığı robot sanat yapıtı Hobo Man elinden olur. Yoksulluk eleştirmenin vicdanını dinlememiş ve kurbanı almıştır.

Sıra yapıtları bulup ele geçiren hırslı galeri asistanına gelir. Onun ölümü de tuvalden sızan ve onun bedenini damla damla saran boyadan olur. Filmin en ikonik sahnesidir bu. Ekspresyonistlerin ve Pollock’un akıtmaları (driping) boğucu bir katile dönüşür. Boya da geri dönmüş ve asistanı duvardaki bir grafitinin içine gömmüş onu da yapıt yapmıştır. Arkasından geçmişinde punk ve anarşizm de bulunan deneyimli galerici kadına gelir sıra. Filme ismini veren yeni bir cinayet vardır karşımızda. Galerici kadın eleştirmen gibi yaşadığı yanlışlığın farkında olan, ama konformizmden kopamayan sinik bir figürdür. Hatta bir sahnede kendini “bir anarşistten iyi bir zevk simsarına dönüştürdüm” der büyük bir mutsuzlukla. Yapıt satarak çok kazanmış ve lüks bir malikanede yaşamaktadır. Gerçekleşen ölümler onu korkunun pençesine almış, yapıtlardan kurtulmaya çalışmaktadır. Yapıtlar görevliler tarafından kamyona taşınırken, çaresizce oturmuştur. Ama ölüm arkadan çok yakınından gelecektir. Sırtındaki döğme bir testereye dönüşüverir içe dönerek. Sinik bir kendi içine gömülme ve parçalanma.

Resmi piyasalaştırmaya çalışan hiç kimse kurtulamamıştır lanetten. Sadece ressamdan kalan kediyle taşradaki kasabasına dönen galeri stajyeri kalır geriye. Verilen umut sadece stajyerdedir. Peki Malkoviç’in oynadığı, ürettiklerini sevmese de çok paralar kazanan ressam nerededir? Onu da film bittiğinde gittikçe açılan bir kadrajda kumsalda görürüz. Elindeki sopa ile kuma desenler çizmektedir. Belki de mutludur. Bilemeyiz. Resimlere mi ne oldu? Onlar ise çok küçük fiyatlara satılan, çöpten bulunarak yoksulların sattığı yapılara dönüşür. Yani resimler lüks galerilerdeki lanetinden sonra asıl evine döndü. Ucuz ve sokakta. Çok umutlu bir son.

Velvet Buzzsaw, zekice yazılmış çok katmanlı bir film. Sanat dünyasına uzak izleyici için etkileyici bir korku filmi olarak da izlenebilir. Fakat sanki sadece sanat dünyası için çekilmiş bir tezli film var karşımızda ve çok katmanlı. 1990’lardan itibaren ekspresyonizmi, romantizmi, lirizmi, malzemeyi ve en önemlisi de başta figüral olmak üzere resmi kovmuş, yerine şıpın işi hazır nesneleri, aşırı text’i, neonları, kiç objeleri geçirmiş, bohemi öldürmüş bir contemporary dünyasından bir rövanş alma var filmin merkezinde. Çok bilinçli referanslar var çünkü filmde. Bir sahnede uzaktan küçücük bir Rembrant bakar mesela izleyiciye. Ya da galerideki sıradan bir ofis dosyasının üstünde, sanat eleştirisinin kurucularından Ruskin yazılıdır. İşini yapamayan mutsuz Eleştirmene bir gönderme elbette…

Filmle ilgili ilk yazıyı Paris’te yaşayan ressamımız Utku Varlık yazdı.** Cağdaş sanata yaptığı sert eleştirileriyle bilinen Varlık’ın yazısı, sanat-eleştirmen yazışma gruplarında fazlasıyla tartışıldı. Çağdaş sanat düşmanı olarak nitelendirildi. Üstelik bu yorumları yapanların çoğu filmi izlemediği gibi küçümsediler bile. Yani filmin dehşeti bizdeki ana akım çağdaş sanat dünyasına da düşürdü hayaletini ve korkusunu.

Evet “Kadife Testere” daha çok tartışılacak belli. Resmin-pentürün hayaleti ise dönmeye devam edecek. Romantizm de…

 

* http://www.ekdergi.com/the-square-bu-kare-daha-cok-film-alir/

** http://www.ekdergi.com/velvet-buzzsaw-oldurmek-sanati/

TEILEN
Önceki İçerikErich Maria Remarque -“Barış Savaşçısı”
Sonraki İçerikMarine Perraudin’in Karanlık Damarı
Ali Şimşek
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Varlık, Sanat Eylemi, Üç Nokta, Bağımsız’da yayınlandı. 2008-2012 yılları arasında BirGün gazetesinde kültür sanat editörlüğü yaptı ve yazılar yazdı. Yurt Gazetesi Kültür Ek yayın yönetmenliğinde bulundu. 2004-2012 yılları arasında Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisans programında ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde medya, küreselleşme, popüler kültür ve sinema üzerine dersler verdi. AICA-Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği üyesi.